22 Ocak 2016 Cuma




Mehmet Altın

İSTİRİDYE TARLALARINDAN

“İtiraflar”


Anlatı











ÖNSÖZ


Beni bu anlatıyı kaleme almaya, üniversiteden arkadaşlarım Tuğrul Ünsal ile Muhittin Arel kendi anılarını kaleme alarak kışkırttılar. İyi ki de kışkırttılar. Kısacası onlar el verdi."Ben de" yazdım. Hoşunuza gitti mi?...dedim.Hoşumuza gitti dediler, ben de yazdım.Devam edeyim mi?... dedim.Devam et, devamını isteriz dediler, ben de yazdım.Yoksa ben istiridyelerle yine tek başına konuşmaya devam edecektim.

Daha önce hiç denemediğim bir konuda, beni kışkırtanlara, yazdıklarıma değer verenlere, önemseyenlere, sevgi ve şükran... 

Bana her zaman bir şeyler yapmamı söyleyen sevgili eşim ana istiridye, benim özellikle yazmamı isteyen oğlum, büyük istiridye ile kuzu kızım istiridye, elbette ki oğlum küçük istiridye, istiridyenin bu renk ahenk dünyasında biliniz ki sizlere çok ayrı bir yer var.


-0-




İSTİRİDYE TARLALARINDAN

“İtiraflar”


I.Topkapı / Kaleiçi

Sabah gün doğumunda kalktım. Güneş, kızıl saçlarını Dragos ile Kaşık Adası arasına sererken ben de Kasığın ucundaki istiridye tarlalarında hasada cıktım. Eflatun, mavi, lacivert ile yeşilin sessizliğinde, fısıl fısıl kulağıma gelen istiridye, midye ile şeytanminareleri seslerine kulak kabarttım. Baktım anılarına dalmışlar, kabuklarının içinde yıllardan beri sakladıkları inci gibi günleri, ayları, yılları anlatıyor ve geçmişi arıyorlardı.

İstiridyelerden birini seçtim, açtım.İçinden İstanbul’un en eski semtlerinden, bilinen adıyla Topkapı/Kaleiçi hüzünlü, kırgın ve yorgun bana baktı, gözlerimdeki yaşlarda beni ve kendini aradı....

Sokaklarında çember çevirdiğim, surlarında uçurtmalar uçurduğum,  Bizans’ın akarsular vadisi, çocukluğumuzun bostanlarını bünyesinde barındıran şimdiki Vatan Caddesi'nden kestiğimiz kamışlarla, kızlara, civar mezarlıklardan topladığımız çitlembikleri fırlattığımız Arnavut taşlı yollarıyla Topkapı.

Bugün, metrobüslerin üstten geri dönüş turu attığı tam o yerde, "Bakırköy’e giderken solda" zarafeti ile dimağımda yer etmiş Takkeci Camii ile General Electric fabrikası arasında top koşturduğumuz etrafı cevizlik, dutluk kale dışı. Yine aynı caminin yanında, babamla gittiğim zaman yemeden olmaz, ekmek arası kavurmasıyla ünlü, Bakkal Amca. " Eşeği ile annemden habersiz sokak sokak dolaşıp sebze meyve sattığımız gün eve geç ve yalnız geldiğim için diğer bir eşek sudan gelinceye kadar dayak yediğim " mahallemizin zerzevatçısı, Mehmet Amca. Ağırlıklı olarak muşmuladan yapılma oyun sonrası kana kana içtiğimiz tükenmezi ile ünlü, oğlu da ünlü, o zamanın Nuri Alco'su artist Önder Somer'in annesi Despina Teyze, babamın dostu Balkan göçmeni sobacı İsmail Amca, şarküterisinde yalnız lokum lakerdalar değil bal kaymak güler yüzünü de satan, üst kat komsumuz, aşkı nedeniyle Müslüman olmuş, Muhlise Yenge'nin abisi Femo Dayı ve yardımcısı mösyö Simon, her perşembe reklamsız ve ücretsiz fakir bakan Dr. Nasır Bey ile dedem Diş Tabibi Hasan Efendi, aynı gün Nasır Bey'den ve dedemden gelen reçetelere bedava ilaç veren Eczacı Nazım Amca, Hulusi Kentmen kopyası, sokakların hâkimi Komiser, aynı zamanda Tamburi Sait Amca, Kurtuluş Savaşının silah tedarik cambazları ünlü MM, Millî Müdafaa,  grubunun kurucu üyeleri Mehmet ve Bican Beyler, yardımlarını, şimdiki gibi değil, reklâmdan ve hoyratlıktan uzak gizlice yapan,  Fıkaraperver Cemiyetinin yorulmaz başkanı, Doğu Perincek’in kayınpederi Dr. Nihat Bey, renk ahenk bu semtin dünyasında, onlar da istiridyenin anılarında var...

-0-

Eylül ayının su son günlerinde Burgazada'dan bakınca Heybeliada’nın yeşilden yeşillere, yeşilden mavi yeşillere, yeşilden sarı yeşille devinen görüntüsü yanında, deniz de bir o kadar duru ve dingin. Belden aşağısı iplik, iplik, dantel, dantel pembe/ beyaz tuvaletleri ile Ravel’in Le Bolero'suna tempo tutan denizanaları, adalıları müziğin ritmine, denizin derinliklerine davet ederken, ben, kayıp ada Atlantis'in çocuğu, Islomanic,  dostlarım,  İstiridyelerin yeni anılarını dinlemeye giderken, ince ve uzun endamları ile Fashion TV'ye yakışır, Fatih'in "Pina"larının zarif selâmlarına, eğilerek karşılık veriyorum.

Anı ve anlatısı bitmemiş, estetik pinalarin tersine, amorf görünümlü dostum Topkapılı İstiridye, kabukları hala açık, belli ki canı sıkkın beni bekliyordu. Beni görünce, sevinçle, kendisi gibi amorf incisini parlattı ve tekrar anlatmaya başladı...

Şehremini’ni Bakırköy’e doğru geçin sağ köşedeki benzinciden sağa içeri doğru sapın.İşte oradan baslar Topkapı/ Kaleiçi Pazartekke Mescidi ile beraber...biraz ilerleyin en fazla üçer katlı bahçe içinde evler görecek, eğer mevsim uygunsa bu evlerin önünde merdivenlere ve bahçeye yayılmış mahallenin yerleşikleri, sizi de mutlaka çaya davet edeceklerdir.Yalnız kaldırımlar ve cadde dardır. Yürürken dikkat edin de tramvayın altında kalmayın. Bir de tramvaya asılmış hergele tayfasından kendinizi sakının... sakının ki, enseye tokat yemeyin.

Eğer sağa sola takılmadan tam Kaleiçi’ne, meydana doğru giriş yaparsanız "Kayseri köylerinden yeniçeri olmak üzere devşirilen ancak iyi ki askeri yetenekleri,  yetersiz olduğu için, ocaktan atılan Ermeni çoban " Mimar Sinan’ın eserlerinden biriyle, Kara Ahmet Paşa Camii'ni görür, Aydos kardeşimin, Üsküdar ve Edirnekapı Mihr-i Mah Sultan Camililerindeki aşk adına kullanılan, dönence günlerinde, birinin üstünden güneş batarken, diğerinin üstünden mehtabı doğduran, mimarî tekniğe şapka çıkardığı gibi, siz de Sinan’ın mimarî ustalığına bir kere daha şapka çıkarırsınız.

Şapkanızı hemen giymeyin çünkü meydana ve çarşıya geldiniz!? Eğer iyi et yemek istiyorsanız, yalnız eti değil, güzeller güzeli kızları ile de ünlü Kasap Osman Amca'ya, artık tanıdığınız Femo Dayı’ya selâm verip, bir yanını surların gölgesine, sırtını ise dayımın, balık toptancısı Orhan Reis'in, evine dayamış, temellerinin Bizans kalıntılarına dayandığı söylenen Aya Nikolas Kilisesine uğrayın.Papaz Andon'un bir hayır duasını almayı da sakın unutmayın!.Buradan ilerisi artık sur dışı, Takkeci, Sağmacılar yani Bayrampaşa, Davutpaşa ve eski Edirne yolu...

Gelin biz geri dönüp, dönüş yolunda sağda, MM, Müdafaa-i Milliye grubundan Mehmet Efendinin barok stili, yüksek tavanları ve büyük çiçek bahçesi ile ünlü, mahallede Pembe Apartman diye bilinen yapıya bir göz atıp, Pazartekke'den tramvaya atlayıp aşağıda sağda, şimdiki İETT garajının bulunduğu yerde, tek katlı, bahçe içi evleri de geçip Şehremini’ne varalım. Devamla, bence, Cumhuriyet döneminin belirleyici kurumları arasında yer alan, sağlı sollu yerleşmiş Çapa Öğretmen Okulu, Selçuk Kız Sanat Enstitüsü’nü geçip, Fındıkzade, Haseki yoluyla Aksaray'da taş oyma sanatının zirveye vardığı, her bir yüzeyi oya gibi işlenmiş, kalem işi süslerle bezenmiş Pertevniyal Valide Sultan Camii önünde tramvaydan inelim. İnince ne olur sadece bakmayın o güzelliği bir de görün, çizgilerini, rengini ahengini dağarcığınızın paletine yerleştirin. Ben gördüm istiridyelerin renk ahenk dünyasinda o yerler de var...



II. 50’li yılların Sonları

"Siz Aksaray'da tramvaydan inmeden önce, Haseki dolaylarında tramvay,  yolun iki yanındaki ahşap evlere adeta sürtünerek geçerken ben de karşıdan gelip Topkapı’ya giden, 32 no.lu Topkapı-Bahçekapı ([1])  tramvayına atladım. İstanbul’u İstanbul yapan değerlerden bir başkası olan tramvaylar, 1960'dan sonra, ilki yukarıda anılan hat olmak üzere kaldırılmış ve troleybüs hatlarıyla ikame edilmişti..."dedi ve başladı anlatmaya yaşlı ve güngörmüş şeytanminaresi...

Sultanahmet'ten Sirkeci, Fatih, Unkapanı ve Balat'a, Balat'tan Topkapı’ya, Topkapı’dan Yedikule'ye, Yedikule'den Samatya, Aksaray, Kumkapi ve Ahirkapi’ya bütün bu yörelerde yasayan " Eski İstanbullu " çocuklar, hayatlarının en büyük şaşkınlığını ve düş kırıklığını 1950'li yılların sonlarına doğru yaşadılar.

Çocuklara, ilk darbe, 6–7 Eylül olayları ile geldi. O gece, babam annem ve Kandilli Kız Lisesi'nde yatılı okumuş annemin liseden onun kardeş, benim öz teyze bildiği iki arkadaşı,  Sehzadebasi'na bir düğüne gitmiş, ben de dayımlarda kalıyordum. Cilveli ask saatleri yerine, hain pusulara gebe o gecenin ilerleyen saatlerinde, havai fişek gibi patlayan seslere, bazı yerel yangınların karanlıktaki yansımalarına ve saçlarımda dolanan is kokusuna uyandığımda, havaya ateş eden dayımın elinde, hayatımda ilk defa silah ve silahı gördüm. Yine dayımın ve Topkapılı erkeklerin korumaları altına alınmış aileleriyle beraber arkadaşlarım Hristo, Kozma ve Yorgo'nun suratlarında ilk defa korku ve korkuyu da gördüm... saldırganların her birinin suratlarında da kendisinden korkan, kendisi ile kavgalı, kendisinden korktuğu ve kendisiyle kavgalı olduğu için hedef gözetmeksizin,  dozunu gittikçe arttıran şiddetin, iğrenç yobazlığın ve toplu histerinin gaddar ve hain yüzünü gördüm.

Çocuklara ikinci darbe ise; çevresindeki tarihi yapılarla ve güzelim havuzuyla bütünleşmiş Beyazıt Meydanı... Pertevniyal Camii'nin efsunlu güzelliğini ve asaletini bir saraylı zarafeti ile taşıyan,  gözümüze ve gönlümüze yansıtan Aksaray Meydanı... bostanlarının her bir yerini Evliya Celebi gibi karış karış keşfe çıktığımız, teneke üzerinde kızartmak üzere çekirge avlayıp, tavşan kovaladığımız, daha önce bahsettiğim, Vatan Caddesinin bulunduğu vadi... ile şimdiki Olcay Otel Topkapı’nın önündeki kavşakta, aralarında dedeminki de bulunan, güzelim konakları... biz çocukların,  oyun ve yaşam alanlarını, yine hayatımızda ilk defa gördüğümüz dozerlerin, iş makinelerinin, denetimsiz, hoyrat ve saldırgan devinimleri ile yıkarak ve yok ederek, yeni yollar açmak için, geldi.

Bütün bu yaşadıklarımız, önce büyük bir şaşkınlık, sonra hüzün, sonra da kızgınlıktı.

İste burada anılan o günlerdir ki, çağdaşlaşma ve değişim adına İstanbul’un sırtına ilk hançerler saplandı. O henüz ölmedi... ama hala saldırıyorlar... saldırganlara direniyor, sevenleri bazen yaralarını sağaltıyor ama yaşam savasını giderek kaybediyor, henüz yoğun bakımda değil ama o da yakındır.

Ne yazık ki çocuklarımız, torunlarımız onun ateş böceklerini tanıyamadılar, onun kirpilerini göremediler, vandallar geldi, onun ateş böceklerini, kirpileri kaçırdılar. Onun ağaçlarından ellerimizi bal eden incir, kınalı kılan ceviz, pişmaniye gibi ayva, salladığımızda kafamıza yağan dut toplayamadılar, vandallar geldi onun bütün ağaçları kestiler. Onun saka kuşlarını, fluryalarını avlayamadılar, vandallar geldi, kuşların hepsini kaçırdılar. Onun her iki kıtadaki kıyılarında, Haliç’te, Boğaz’da oltayı attıklarında onun balıklarını tutamadılar, vandallar geldi, denizin dibini kuruttular. Bisikletlerini rıhtımlara fırlata, fırlata donlu, donsuz, onun denizine giremediler, vandallar geldi, onun denizini kirlettiler. Otomobil rulmanlarından tornet yapıp onun sokaklarında yarışamadılar, vandallar geldi, sokakları, kaldırımları bile işgal ettiler. Uçurtma yapıp onun göklerinde uçurtamadılar, vandallar geldi, alanları yok ettiler. Kısacası, çocuklarımız ve torunlarımız ona emek veremeden,  vandallar ise, hiç bir şey üretmeden onu gün be gün tükettikleri için ne çocuklarımız ne de vandallar hiç biri onun değerini bilemediler. Şimdi durmadan onu arıyorlar, eskiye döndürmeye çalışıyorlar ama artık onun ruhunu bulamıyorlar, yaptıklarını da yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Dolayısıyla bizim gibi mutlu da olamıyorlar.

Ben, bu yaşıma gelene kadar güzellik karsısında bu kadar yıkıcılık ve zevksizlik, sevgiye karşı bu kadar sevgisizlik ve yaşama bu kadar saygısızlık görmedim... Biz, yaşlı deniz minarelerinin renk, ahenk, bilge, dünyasında ne yazık ki bunlar da var...

III. 60’lı yıllar / Ortaokul ve Lise


Yaşlı ve bilge denizminaresinin acı dolu hüzünlü anlatımına, solan begonviller, japon gülleri, yaseminlerle beraber kış görümüne bürünmüş, sararmaya yüz tutan ağaçlar fon verirken, kestane karası fırtınası da ağır tempoda gür sesli üflemeli çalgıları ve gök gürültülü davullarıyla ses verdi...ve anlatmaya başladı artık yeni yetme delikanlı, yeşil gözlü istiridye....

On iki yaşımdaydım. Evden, uzun süreli, ilk olarak ayrılmıştım. Artık babamın, dedemin yıllarca yaşadığı semti hemen hemen terk ediyor, leyli meccani ([2]) sınavları sonucu Vefa Lisesi'nde yeni bir yaşama adım atıp, Eski İstanbul’un alçak gönüllü, güngörmüş, eskimişliğini ve fakirliğini ağırbaşlı bir onurla taşıyan semti Şehzadebaşı’nın ana kucağına sığınıyordum.

Okulda asla bulamayacağım anne, baba ve kardeş sevgisi ile aile bağları yanında, önemli bir sayısı yatılı olmasına rağmen, yatılı öğrenci hizmetine odaklanmamış, konfor demeyeyim de asgari iyileştirilmiş yaşam koşullarının bile esirgendiği ortama duyduğum tepki, beni, her zaman fırsat buldukça, okul dışındaki yaşama ve coğrafyayı keşfetmeye itti.Zaten her türlü öğüde rağmen tanıma, sınama, yanılma değil midir bize hayatı öğreten?.

Okulumun bulunduğu Şehzadebaşı merkezli, Vefa, Süleymaniye, Laleli, Beyazıt, Eminönü, Unkapanı, Zeyrek, Fatih, Aksaray düzlemi, sınırlarını arkadaşlarımla volta ve omuz atarak, belirlediğimiz yeni yaşam alanım oldu.

Böylece ilk defa Şehzadebası sinemalarında tanıdık, biz yeni yetme istiridyeler, seven, sevecen, eğiten, kızdı mı ulu manitunun acımasız balta darbelerini vuran, " gerçekte odur dünyayı yöneten ", karşı cinsin endamını...

Şehzadebası sinemalarındaki konserlerde tanıştık, Erol Büyükburç, Durul Gence, Semiha Yankı, Beyaz Kelebekler ve adını anımsayamadığım daha nicesi ile... sonra da Beatles ceket, Antuan yaka gömlek, bol paça pantolonlarla Pera'da Adamo, Enrico Masias ve diğerleri ile...

Geceleri okuldan kaçıp, Şehzadebaşı sinemalarında, "en yenisi, Yeni Sinema'da" seyrettik Susuz Yaz', Yılanların Öcü, Spartaküs, Kuşlar, Zorba, Kazablanka ve Sapık gibi hala anılan kült filmler ile daha onlarcasını, yöneten ve çevirenlere minnet...

O filmlerle tanıdık Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Halit Refiğ, Alfred Hitchcock, Carlo Ponti ile Türkan Şoray, Fatma Girik, Ayhan Işık, Anthony Quinn, Kirk Douglas, Alain Delon, Melina Mercury, Sophia Loren, Marlon Brando ve daha nicelerini...

Sahaflarda okuduk Varidat, İnce Mehmet, Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, Odysseia, Ezilenler, Ana, Madam Bovary, Uşak, Gözleri Açık Gidenler ve daha onlarcasını, yazanlara minnet...

O kitaplarla tanıdık anamızdan, babamızdan, hocamızdan sonra eli öpülesi yazarları..Yasar Kemal, Şeyh Bedrettin, İlhan Selçuk, Necati Cumalı, Homeros, Maksim Gorki, Jack London ve daha nicelerini...

Vefa’nın ve Süleymaniye’nin birbirinin mahremine karşılıklı asılı çamaşırlar kadar yakın, bir yandan ağzı soğan kokan, bir yandan pencerelerindeki sardunyalar, güller ve karanfiller ile aşk koklayan, kapı açık, paça bol külhanbey kılıklı ahşap evlerini gözledik, namahremleri pencereye çıkar da bir işmar eder diye...

Efkârlandık, okulun iş atölyesi damının üstünden, çıktık Valens ([3]) Kemerinin Haliç’e bakan yüzüne, Güzel Marmara şarabını, Bafra sigarasını beyaz leblebiyi arkadaş bildik, anlattık göz alıp, göz verdiğimiz karşılıksız aşklarımızı birbirimize... kemerin fosil istiridyeleri ile Bizans'tan, mahallemizden ve yöremizden kızlar aldık, kızlar verdik birbirimize... sonra sarı leblebiyi meze edip  tanelerini aradık, sarhoşluktan yadigar parmakla, bozanın bitmez tükenmez bardak dibinde… 

Yetemediğimizde birbirimize, dertlerimize, umutla koştuk Süleymaniye Camii'ne, belki Kanuni Sultan Süleyman ile Mimar Sinan anlar halimizden diye dua etmeye...

Unkapanı’nın salaş meyhanelerde vurduk rakının dibine, efkârın Müzeyyen Senar'dan gelen sesine... Aksaray'da sarıldık damardan işkembenin sarımsaklı nefesine... Çarşamba’da, Karagümrük'te kavga ettik, bıçaklar çektik mahallenin namusunu, namusu bellemiş efesine...

Çınaraltı'nda attık tavlanın ilk zarını, nargilemizin kedi gurultulu sesi ve kallavi kahvemizin höpürtüsüyle...

Hafta sonu koşturduk özlemle evimize, beş nehari arkadaştan, beşer kuruş eder yirmi beş kuruş haraç ile Lalelide Tayyare Evlerinin önündeki duraktan, alınan otobüs biletiyle…

Tanıdığınız, tanımadığınız, kabukları kapalı bizi dinleyen, müstehzi gülen istiridyeler; onlar ki benim, bana, anne arkadaşlarım, baba arkadaşlarım, kardeşlerim, sıra, sınıf ve etüt arkadaşlarım, sırdaşlarım, yoldaşlarım, çalışkan ve tembel arkadaşlarım, iyi ve kötü huylu arkadaşlarım, cesur, yiğit ve hergele arkadaşlarım, küçük kardeşlerim, ağabeylerim, etüt ağabeylerim, iyi hocalarım, sevecen hocalarım, lanet hocalarım, ismi hep anılan hocalarım, ismini bile unuttuğum hocalarım, bu renk ahenk anlatıda onların da payları var... artık sıradaki bölüm sizlerle, bırakalım onu da deniz tarağı anlatsın...



IV. 60’lı Yılların Sonları / Üniversite

Büyük şairin dediği gibi havanın, kurşun gibi ağır olduğu bugünlerde, akıtırken gözyaşlarını, yağmur tanrıçası Bunbulama ([4]), Fener Burnu ile Kaşık Adası arasında, etrafında dolasan gümüş yavrularını kollayan yeşil gözlü istiridye, istedi ki anlatsın bir kısmını tarafsız bir gözle; deniztarağı istiridye...

Ve söyle dedi, deniztarağı istiridye...

Yeni yetme fidan ve filinta gibi istiridyeler, yârin yanağından gayri sevinci ve tasayı, bir dizi halayı, bir dal mimozayı, bir tabak aşı, bir kâse çorbayı, bir bardak suyu ve şarabı, bir somun ekmeği, hepsinin üstünde, yaşamı " tek bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine" paylaşmayı öğrendikleri 60'li son yıllarda tanıştılar birbirleriyle... Neden olana sevgi ve şükran...

Fakültelerinin kapısından girdiklerinde şaşkındılar, kendilerinden başka bir cinsin amfide ayni sıralarda oturmasına, hepsi mahcup ve şaşkın ama neden olana da bin şükran...

175 kişiyken oldu 350, geleceğini, İ.Ü. İsletme Fakültesi’nde arayan... Rivayet odur ki günümüz CEO’ları bile kazanamaz o kadar parayı, o zaman onlara vaat edilen... Bu ortak paydada çalışmaya başladı en büyük ortak bölen... Asal sayı istiridyeleri, marjinaldir ya bunlar, attı kumluğun en sağ ya da en sol yanına, kalanları da topladı küme küme bir araya... Her bir kümeye özel bıyık, özel kabuk verdi ki düzenli yayılsınlar tarlaya, hem kolaylık olur gerekirse bir bir toplamaya...

Aramaya başladı kendi cam fanusunda, kendini, bizim yeşil gözlü istiridye, acaba ben hangi kümedeyim diye... Aramaya başladı bir yandan amfide ilim, irfan, bir yandan kantinde dal gibi bir endam, bir fidan, ama olmalı mutlaka ortak bir slogan... İşte böyle başladı fakültede yaşam... Deyip sözü verdi, deniztarağı, yeniden istiridyeye...

Kartlarında, kapılarında Arş.Grv., Ass.Dr, Doç.Dr., Prof.Dr. yazılı hocalar, bana bir kelime öğretenler, dillerine, akıllarına sağlık başladılar anlatmaya işletmeci olmak için ne gerek?..

Fayda/maliyet analizi, arz/talep dengesi, yoktur tabutun talep elastikiyeti, peki nedir tabutların aritmetik boy ortalaması ve de medyanı?...çizdik T cetveli, yazdık stoğa aldığımız patiskaları sola, verdiğimizi sağa, yamukluk yaparsan hemen gelir hesap uzmanı dükkana, sonra da yapışır yakana, B.K. veya V.U.K Md. bilmem kaçla...Senetleri pullamayı unutma, sanma onları nakit para, gerektiğinde başvurmalısın nakit akıma...yıl sonu geldiğinde cümle hesabi cem et, zarb et, tarh et, elde kalana da kâr deyip, bilançoyu efkar-ı umumiye ilan et.

Unutmayın bunları yapmak için akıllı uslu adamlar gerek, söyleyin personele bize maksimum verimlilik gerek, yılsonunda da performanslarını ölçmek gerek... Olmuyor bu işler lafla, bize ucuz fonlar verecek peynir ekmek gemisi gerek... Kredileri dört döndürmek gerek... zamanında gelmezse hammadde, işçiler koymasınlar ellerini beline, çözüm üretmek gerek...üretilirse 4 birim yerine 5 birim, sevinmek mi, şüphelenmek mi gerek?...ürettiler mi dikdörtgen prizmayı, yamuluyor mu, tabanı oturuyor mu kontrol gerek?...pazarda diğer prizmaların boyunun ölçüsünü almak gerek...var mı daha civelek?...varsa tedbir gerek, fon gerek, bunun için kârdan mı tırtıklamak, fiyata mı bindirmek gerek...başım döndü dememek için bunların hepsini, doğru sevk, idare, koordine ve denetim gerek... bunları doğru bilip, dönem sonlarında doğru yazmanız gerek...dedi hocalar, başımızın etini yiyip...

Tamam, anladık, bunların hepsini öğrenmek gerek de dışarıda da, neler olup bittiğine bakmak gerek... Etrafta dolanırken köşe taşlarını kontrol gerek, yeni türedi deniz canlılarından Faşolar, Akıncılar hem onları hem de bizi avlayan Frukolara yem olmamak gerek... dedi yeşil gözlü istiridye ve devamla;

Üniversitenin duvarlarıydı bize gündem bildiren, ana bina yemekhane koridorunun duvarlarıydı entellektüel dünyamızı zenginleştiren.... Çınaraltı, Hasıraltı, Şark Kahvesi, Yenikapı Sahillerindeki kahveler, sivil polisler, Refik Durbaş, Necati Tosuner ve diğerleri, kahve dünyamızı zenginleştiren, bilgi dağarcığımızı genişleten... Lâleli’de Goralı, Lâleli Turşucusu, Süleymaniye’de kemer altındaki kebapçı, Süleymaniye Camii yanındaki meşhur kuru fasulyeci, çeşitlendirirdi üç kuruş harçlıkla katıklarımızı... Meğer ki, yoksa bir yürüyüş ya da aniden değişen yeni bir gündem...

Eğer değişmişse gündem, duvarlara işlerdi bunu, bendeniz, çizer, boyar, yazar istiridye, bir elinde fırça bir elinde boya... Ertesi gün, sıra sıra saflarda, haykırırdık billur bir su gibi safça... Tüm istiridyelerin, esenliği, dirlik ve düzeni, daha iyi bir geleceği için... Bu nedenle derin mi derin sulara daldık kulaçlarca, literatürde okunması gerek ağırlıklarla... O zaman gördük ki "onlar korkak, cesur, cahil, hâkim ama bir o kadar da çocuktular "...ve

O zaman gördük yiğitliği, o zaman gördük dostluğu, o zaman gördük dostunu satanı, o zaman gördük ihaneti, o zaman gördük insan olanı, o zaman gördük insanı insan yapan değerleri, inancı için toprağa yatanı, iste tam o zaman da " e, ask olsun be yiğit kadın, e ask olsun sana, nasıl da durdun yere düşmüş yarin yanağının yanında, dimdik ayakta " deyip aşık olduk...siyah derin gözlü bir deniz kızına!..."ufka" baka, baka....

Budur benim sizlerle, sizlere, hikâyem... Çarşamba’da, Arnavutköy'de, Rumeli Hisari'nda, Şehremini'nde, Fındıkzade'deki evlerde yaptığımız yemekler, ders notları, kâğıt, kalem ve çay ile sabahladığımız geceler, Çürük Elma, kaçmaktan kovalamaya vakit bulamadığım, bir kere de derin bir çukura düştüğüm çevresindeki sokaklarla TMGT, cumartesi günleri kendime, kendine özel, kuzu böbreği ile bir kadeh şarapla Asmalımescit'te Refik, tutuklanmaya bir potin bağı kadar yakın Heybeliada, bavul raflarında uyuduğumuz trenler, sırtımda taşıdığım yaralı melekler, yaralı yiğitler, her boş bulduğum duvarda yaptığım kalpaklı Gazi Mustafa Kemal'imin gözlerine ve sözlerine canlarını veren, can verenler, onlar ki anılarımdan hiç silinmeyen izler...

Diye bitirirken yeşil gözlü istiridye dedi... bana selam verenler, bana el uzatanlar, bana yol gösterenler, yol arkadaşım olanlar, yoldaşım olanlar, bana bildiklerini öğretenler, beni okuldan atılmaktan kurtaranlar, benimle sevinip benimle tasalananlar, üzdüklerim, kalbini kırdıklarım, istiridyenin ve istiridyelerin bu renk ahenk dünyasında biliniz ki anılarımda yalnız sizlere yer var, bir kucak dolusu begonville, sizlere bin sevgi, bin selam...



V. Burgaz Adası

Sordum tüm istiridyelere, pinalara, deniztaraklarına, denizminarelerine;  Su üstündeki yansımalar mı, yakamozlar mı, gökteki yıldızlar mı gerçek? Gökyüzü nerede bitiyor? Gördüğümün ne kadarı rüya ne kadarı gerçek? Dediler bu bizim için ağır bir soru, yanıtlar bunu Zeus, Büyük Tanrı... Zeus dedi...deniz oradaydı, güneş de, yıldızlar da... ben sadece fazlalıkları çıkardım; geriye kaldı, huzur dolu, sakin bir ada... Büyük İskender’in generali Demetrios'un babası Antigone, adını verdim bu adaya, sonra Yunanca kale/burç anlamında Pygros, Burgaz olarak başladı anılmaya...

70'li yılların sonlarında düştüm, Pita, Kaşık Adasına, dedi yeşil gözlü istiridye. Ama anılarım Pita'nin karşısında Burgaz'da...

İlk yıllarım, Kınalıada'ya bakan, Aya Nikola derler yöresinde geçti Burgaz'in. Güneşin, gün batımında, gün yorgunluğunu giderdiği, rakı ve şarapla kutsandığı, ışıkla yüzdüğünüz, ışığa yüzdüğünüz, ışıkta yüzdüğümüz yerdir burası... burada öğrenirsininiz renklerin ahengini, zamanın anlamsızlığını... burada üflenirsiniz yaşamın dışına, ışığa varmaya... o nedenle, adı verilmiş bu koyda “Marta Koyu’nda”, burada saf tutmuştur, çevrecilerin "bakire rahibesi", istiridyelerin kutsal anası, ışığa yürümüş, toprağı bol olsun, Kıptî güzeli, komşum,  Madam Marta... o nedenle, burada saf tutmuştur, midyelerin ustası, midyeler üzerine doktoralı, Proser'in de ustası, sevgili Fatma Erdinç’in ve benim, yüreği pırıl pırıl, ışığa yürümüş, toprağı bol olsun, Vartan Abi... o nedenle, burada saf tutmuştur, pavuryaların süvarisi, sırtlarına beraber bindiğimiz, Matbaacı Çetin Abi... o nedenle, burada saf tutmuştur, oltasını bir gaucho'nun ([5]) kemendi gibi kullanan, kağıt kaplama sanatkârı, dostum Haşmet, namı diğer Carlo ve eşi Anna... aşkları, burada ışığa düştü Burgaz’ın hayvan hakları savunucusu Rabia hanım ile tiyatrocu Özkan abinin... burada suya attı, Burgazlı olarak vaftiz etmek için kendini, büyük oğlum, bir buçuk yaş istiridye, ışıklar içinde daldı derinlere... burada komşum oldu Miftah Albay, eşi Nurcan, zarif kızı Merve ve oğlu Emir ile... burada tanıştım çay bahçesini işleten,  koca katili yenge, bakkal Sait, faytoncu Cemal ile... burada Aya Nikola'da en güzel köşk, Köksal Bey'in köşkünün eklentisindeki evde başladı "kör kurşunlardan kaçak"  otuz iki yıldır süren hikaye...

Sonra, bir dönem çıktık iskeleden, fırına, oradan pazarın kurulduğu meydana, hemen çıkın yukarıya bayıra, sol yukarınızda Avusturya Kilisesi,  aşağıya doğru uzanan yamaçların altında da ayni kilisenin tarım yapılan bahçeleri, adanın Çam Mevkii derler yaylalarına... burada verdik balıkları, etleri mangallara, mehtabın koynunda, lodosun kıskanç, hiddetli okşamalarında altımızda yerleşik Burgaz, Kaşık, Heybeli, Dragos... her yaz başı "iyi yazlarımız olsun"  demeyi unutmayan rahmetli Neriman Hanım, ağabeyi, o da rahmetli, set altı komsum, saka Muhittin, oğlumun arkadaşı Kosta'lar ile deli fişek Rita'lar da burada mekan tutmakta. Eğer izleri bilirsen, buradan kestirme çıkılır Alman Kitapevi sahibinin ormandaki köşkünün önünden geçerek adanın en yüksek tepesine, Hristos Manastırı ve Rum Mezarlığının bulunduğu yere, manastırın ve mezarlığın alevi bakıcısı Gülay’ın çayını içmeye...
Yine indik çayıra, önce iskelenin tam karşısı Ada’nın simgesi Burgaz Palas’ın çatısına, sonra yine portakal, limon, yasemin, begonvil kokularının, sarhoşlara kıskanç sarhoşluğunda, sera iklimli Kış Bahçeleri’ne... Kapi açık komşularım, tasada ve sevinçte, onur dolu dostluklarını paylaştığım Ayhan ile Sevil, Izak ile Sibel, Vitali ile Çela, Metin ile Ela ve Antuan ile Hilda, Cavit ile Gülçin, Yako ile Beki, onlar ve tanıdığım diğerleri tutukladılar beni bu efsunlu adaya... el ele, evden eve çocuklarımızı büyütmeye, onlarla hep beraber gururlanmaya, aşkların en güzelini, en şahenesini yaşamaya, motorlarda hastahanelere koşturmaya, cenazelerimizi paylaşmaya...

Ben şimdi, kadim dostlarım ve kardeşlerim istiridyeleri gözlediğim... sabahları, ya akşam mahmurluğu ile gerilmiş ışıklarını güne yayan, ya da akşamın kızgınlığı ile Pendik, Tuzla, Heybeli tepelerini alev alev yakan güneşle selamlaştığım... her gece mehtaba çıkan Heybeli'ye komşu, gururlu martılara yuva, Indos'taki, evimde, dünyaya yeni gelen bebeklere hoş geldin demeye, güzel günlere, umuda, gelecekte, hayati paylaştığımın beyaz saçlarını örmeye, penceremden kadim dostlarımla, elbet bir gün, vedalaşarak umarım ışığa yürümeye yattım... bana renk ahengi öğreten yakın ada, uzak ada, Burgazada'da...sanki yeniden doğuyorum Topkapı’da...yoksa burası Topkapı mı da?...

Doğumu ada Rumlar, hala gelip adayı koklayan, 39 Erzincan deprem göçmenleri Erzincanlı aleviler, Hitler kaçağı Alman ve Avusturyalılar, 73'lu sevgili Robert Schild'in renginde Yahudi, Agop Can’ın renginde Ermeni istiridyelerimiz... hepsinin doğumu ada küçük istiridyelerimiz, evden eve elden ele büyüyen, bir birbirimize emanet ettiğimiz... biri de doğumuna çeyrek kala ada motorlarında, anasının kabuklarının içinde iyot koklayan, küçük oğlum istiridye... adada beraber top oynamış, beraber balık tutmuş, beraber kavga etmiş, Hristos'ta ilk sarhoşluğu beraber denemiş,  çok renkli ahenkli istiridyeler, adanın sutopu takımlarında yüreğinin üstünde takımını ve vatanını onurla taşıyan her renkten delikanlı istiridyeler, Kriton, Nusret, Galyo, Yako, Orhan, Ümit,  Ömer,  Mikael, Ata, Sevan, Gigi, Gino, Cristian ve diğerleri... ada çocuklarının sevgilisi olmuş rahmetli faytoncular, Apo ve Veli Dayı... vaftizinde onur konuğu olduğum, ben, cici dedesinin torunu Mane, büyük depremde beraber sokakta yattıklarım, adadaki yangınlara beraber koştuğum, daha gecen yıl Sait Faik ile arkadaş, toprağı bol olsun, balıkçı Kosta'nın cenazesinde, kilisede her dinden saf tuttuklarım, manav Taner abim, çöpçü Aziz, hamal Deniz... adanın olmazsa olmazı, yönetim kurullarında görev almaktan onur duyduğum adanın ana okulu, baba gururu, küçük istiridyelerimizin eğitim yatağı, Adalar Su Sporları Kulübü ve görev yaptığım dönemlerdeki kurul arkadaşlarım ile üyeleri... begonviller, mimozalar, ıhlamur ağaçları, çamlar, palmiyeler biliniz ki anılarımın rengi, ahengi bunlardır, anılarımı renklendiren, ahenk veren bunlardır, yeşil gözlü istiridyenin ve istiridyelerin renk ahenk dünyasında yalnız sizlere yer var, sizlere bin sevgi, bin selâm, beni adaya düşürene, düşürenlere bin şükran, bin minnet...
---------------------------------------------------------------------------------------
… deyip de yazmışım yirmi beş eylülden, on dokuz ekim iki bin ona kadar…



VI. Son Yıllar

“Yakın dostum, bilge deniz minaresini, Kaşığın ucunda bulamadığım için, Çamakya sahilinden Aya Nikola’ya doğru, onu bulmak umuduyla ığrıp çekip giderken, sol omzumun üstünden Şemsin sesini ve dilini Aya Nikola’nın sırtlarında hissettim. Aynı anda gördüğüm kıyıya uzanmış deniz minaresi de bir Aya Nikola’ya, bir Kalpazankaya’ya akan Çamakya kıyılarına bakarken, bana dedi…   sesi dinle… ses…  Ben, / güneşe tapan, güneşin kulu, / Abdülşems, / haftanın güneşe adadığımız bugününde / güneşin kız kardeşi, dünyada / ararken bir yer, / kutsal bir mekânın sessizliğinde ve dinginliğinde / etmek için dualarımı, / sunmak için şükranlarımı, / arındırmak için ruhumu, /bu adaya geldim. / Neresidir burası? …derken, Şemsin dilinin sesi, Abdülşemsin duasında Aya Nikola’nın sırtlarını aydınlattığında kendime gelip uyandım düştüm korkusu ile gerçeği bir rüyamdan… ve 

Dostça tokalaşıp, sevgi ve saygıyla sarılırken yüreklerimiz birden, nasıl oldu der gibi, ellerimizden kayan, bir elin şaşkınlığında, sevincimize karışırken gözyaşlarımız, bir idi iki oldu ailemiz… ve yârin, sevgili yanağından, arkadaş yanağından, beni koruyan kollayan yanağından gayri, bir de iki bin on iki yılı eylül ayının yirmi altıncı günü, canına can bağı verdiğim, kadim dostum Dersâdet’in gagasında getirdiği pembe bir zembil ve pembe bir kart ile mini minnacık bir sevgili daha uzattı yanağını sevinçle ıslanmış yanaklarıma… darısı uzak diyarlardan gelecek haberlerle yarınlara… ve ışığa yürüyen anam yanına aldı mı o çiçek buketini acaba?

Şimdi ben, bu akşam, bir yudum şarap yine alaz alaz akarken damarlarıma, dua edeceğim kendi inancımda, beni, bu günlere getiren her günün satırına ve satır aralarına, sonra da teslim edeceğim bu satırları, beni ben yapanlara, bana selam verenlere, bana el uzatanlara, bana yol gösterenlere, yol arkadaşım olanlara, yoldaşım olanlara, bana bildiklerini öğretenlere, benimle sevinip benimle tasalananlara, arkadaşlarıma, üzdüklerime, kalbini kırdıklarıma, elbette kök aileme, eş aileme, sevgili yoldaşım eşime, oğullarıma, gelin kızlarıma, torun ve olası torunlarıma,  şükranla…
-------------------------------
23 Ocak 2016, İstanbul

  

 






















[1] Eminönü’nde İTO’nun arkasındaki yörenin adıdır.

[2] Parasız Yatılı
[3] Bozdoğan Kemeri
[4] Aborjin kültüründe yağmur tanrısı.

[5] Arjantin’de sığır çobanlarına verilen sıfat.

12 Mart 2015 Perşembe

Mehmet Altın

KUTSALIN KIRK SATIRINDA

“ Hüzünle Dolu Gözler ”

Anlatı







ÖNSÖZ

Dedi, “Öldürmeyeceksin.”  On Emir.
·          "Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz." (Tesniye 20:10-14)
·          "Sen benim savaş çomağım, savaş silahımsın. Ulusları parçalayacak, krallıkları yok edeceğim seninle. Seninle, atları ve binicilerini, savaş arabalarıyla sürücülerini kırıp ezeceğim. Erkeklerle kadınları, gençlerle yaşlıları, delikanlılarla genç kızları, çobanla sürüsünü, çiftçiyle öküzlerini, valilerle yardımcılarını darmadağın edeceğim. (Yeremya 51:20-23)
·          "Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tamamen yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Erkek, kadın, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.(1. Samuel 15/3)
·          "O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin, onu ve onda olan her şeyi, hayvanlarını tamamen yok edeceksin. Bütün mallarını meydanın ortasına döküp şehri ve her şeyi yakacaksın. Bunları Allah rızası için yapacaksın ve o yer ebedi olarak tarumar olup bir yığın haline gelecektir." (Yasanın Tekrarı,13;15-16)

Dedi, “Adam öldürmeyeceksin.”  Matta 5.21-26, İncil
·          "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi ev halkı olacaktır."  (Matta 10; 34-36)

·          "Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır." (Nahl, 16/126)
·          "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara, 2/190)
·          "Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Maide, 5/8)
·          Efendimizin söz ve uygulamalarıyla savaş hukuku daha ayrıntılı bir şekilde teşekkül etmiştir. Savaşa gönderdiği komutanlara şu talimatı veriyordu; "Allah'ın adıyla yola koyulun, Allah yolunda mücadele verin, savaştığınız insanlarla aranızda bir anlaşma var ise ona riayet edin, haddi aşmayın, meşru savaş esnasında öldürdüğünüz insanlara müsle (cesetlerine saygısızlık edip burnunu kulağını kesme) yapmayın, çocukları, yaşlıları, kadınları, ibadethanelerdeki insanları öldürmeyin." (Müsned, 1/300; Ebu Davud, Cihad 82; Sünen-i Kübra, 9/90)
·          Hz. Ebu Bekir de Suriye'ye gönderdiği Hz. Üsame'ye şu talimatı vermiştir; "Ey Üsâme! İhanet etmeyin, haksızlık etmeyin, mal yağmalamayın, (meşru öldürmenin dışına çıkıp) müsle yapmayın (ölü cesedin azalarına dokunmayın); çocuk, yaşlanmış, ihtiyar, kadın öldürmeyin, hurmalıkları kesip yakmayın. Meyveli bir ağacı da kesmeyin. Yemek maksadı olmaksızın davar, sığır, deve öldürmeyin. Yol boyu mabetlere çekilmiş insanlara rastlayabilirsiniz, onlara dokunmayın, ibadetlerine karışmayın..." (İbnü'l-Esir, 2/335)
·          Savaş esnasında öldürülmüş bir kadını görünce; "bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?" demiş ve Müslüman’ın karşısına silahı ile çıkmayan kadınların savaşta bile öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147)


  





“Ey Laliş’in kutsal toprakları,
topraklarının ne kadarında,
Ezîdî analarının gözyaşları var?” (*)
-----------------------
(*) “Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarında Portekiz'in gözyaşları var?”  
Fernando Pessoa



KUTSALIN KIRK SATIRINDA


“ Hüzün Dolu Gözler ”

Eylül ayının başlarıydı, şemsin, değişmez tören sıfatında gün doğumunda kalkıp da gök kubbeden yansıyan ışıklarıyla denizden yumak çekip, örüp yüzeye serdiği eflatunlar, maviler, lacivertler ile Burgaz’ın ve Heybeli’nin topraklarından topladığı yeşilleri gözüme ve gönlüme doldurduğu; nadir ve kederli zamanlarında gördüğüm, doğrusu görmek istemediğim, geceden kalma kara kırmızıya kesmiş dağınık saçlarını Dragos ile Kaşık Adası arasına serdiği bir gündü. O gün, günlerden Pazar, ben, Kaşığın ucundaki kayada açık havada oynak gölgelerin altındaydım, sim telinde gözyaşları üzerime damlayan…

Hayırdır deyip gözlerimi kaldırdığımda erguvan renkli leyleklerin([1]) atabeylerini gördüm, ağlayarak Kaşık Adası üstünden Burgaz Adası tepesinde Hıristos’taki konak yerine ilk yaklaşan Bargu’ydu gözüme çarpan… o ki, leyleklerin göç yollarını belirleyen yüce kurmay komutan. Diğerleri hava bilici Tefnut’tu Bargu’nun sağında uçan; Bargu’nun belirlediği yollarda uçuşlara kumanda eden Shu’ydu solunda uçan ve hepsinin önünde de büyük, küçük bütün leyleklerin sonsuz saygısında, aksakallı izci Şebefruz’du ağır ağır kanat çırpan… hayret ve merakla baktım onlara, onlar ki leyleklerin en bilgeleri, leyleklerin atabeylerinin ne işleri vardı bu mevsimde, buralarda?

Diz vurup, el edip, seslendim, ey yüce Şebefruz, Tefnut ve Shu ve iki kere yüce Bargu, geçip gitmeyin de söyleyin bana, ne işiniz var bu mevsimde, buralarda? … dediler, dur hele, merak etme, Hıristos’ta bir nefeslenelim, yer edinip beslenelim, zaten bizim de düşüncemiz paylaşmaktır nedir derdimiz, kederimiz, bütün canlılar bilsin isteriz… deyip, vardılar Hıristos’a Neredeyse yarım gün geçtikten sonra, dördü de göç yollarında yön belirlemede kullandıkları ama hayatımda hiçbir zaman görmediğim ve göremeyeceğim gibi asla konaklamadıkları, konaklamayacakları, adamın, Kaşık Adasının, kondular Haybeli ile Burgaz’a bakan burnuna, diğer deyişle kaşığın sapının ucuna…

Ben, olmayayım diye Ağustos sıcağında mevta, yarı kabuğum suda yarı kabuğum dışarıda, onları da duymak üzere kıyıya iyice yakın tutundum ve yerleştim bir kayaya, endişeli beyaz sakallarımla… Adanın koruyucu ve kollayıcı köpekleri Ilgar ile Partal da mevzi aldılar, hadi gidin işinize konumuna ayarlanmış gözleriyle, yaklaştırmamak üzere pazar günü Kaşığın etrafında sağa sola demir atmış teknelerdeki meraklı insanları, bizlerin yanı başına… El alıp, el verip, müsaade isteyip başladı iki kere yüce Bargu anlatmaya…

Bizi buraya, yüceler yücesi Yüce Lak Abdülhabir gönderdi… son zamanlarda Konstantinopolis ve çevresindeki göç yollarımızı belirleyen işaretlerin, konakladığımız yerlerde beslendiğimiz akarsuların, göllerin, longoz ve bataklıkların insanoğlunun istemem yan cebine konmuş para cüzdanı içindeki bitmez tükenmez hırsına dualar eşliğinde kurban, kazar, keser, kırar, doldurur, dökerleri ile yok edilmeleri nedeniyle… gönderdi ki, izleyen günlerde Konstantinopolis üzerine bir kol batıdan, bir kol da kuzeyden gelecek leyleklerin  edep ve erkanına önce nezaret edip sonra da bu konuyu beraberce münakaşa ve münazara ederek,  gelecek yıllardaki göçlerimizi nasıl, nerelerden ve ne zamanlarda yapmamız gerektiği konusunda yeni genel güdüler geliştirmek ve önlemler almak üzere…

Biz de bunun üzerine, dördümüz, yani ben, Tefnut, Shu ve Şebefruz havalandık… bıyıklı sumru, bize benzer gri balıkçıllar, yarım halkalı yağmurcunlar, kaşıkgagalar, karabataklar, akbalıkçıllar ve kelaynakların akrabası akaynak, ibisler velhasıl dinleri, dilleri, kültürleri ayrı ama asırlardır beraber ve yan yana yaşadığımız komşu kavim ve dostların, “ yolunuz açık, gözleriniz keskin, rüzgârınız bol, olsun… uğurdur, uğur, uğur ola” nidaları, gakları, vrakları ve şakımalarıyla…  Nil’in yatağındaki Kocabaş Leylekler Meclisi yerleşkesindeki, kadim ve antik papirüsten mamul, yuvalarımızdan...

ve her zaman kullandığımız rotayı izledik Sina Yarımadası ve Kudüs’e kadar… Kudüs’ten sonra yüz yıllardır bir an önce konaklamak için kanat çırptığımız; kokusunu alır almaz gözlerimizi kapayıp kokusundan ulaştığımız; yasemin kokulu şehir Şam ise son birkaç yıldır artık yasemin yerine barut, duman, kan ve ölüm koktuğundan; oradaki çocukların ne olur bizi de alın götürün sözleriyle, gözlerine dayanmak mümkün olmadığı gibi bu yörelerde artık siparişi verilip de gagalarımızda teslim edeceğimiz emanet bebek torbaları bulunmadığından; rotamızdan çıkan Şam’ı yan geçip kıyı boyunca uçup Kudüs’ten sonra önce vardık Beyrut’a sonra da Antakya’ya...

Antakya’da her zaman konakladığımız Asi Nehri konaklama bölgesine indiğimizde bizi karşılayan Yerelbaşlak ile beraber yediğimiz akşam yemeğinden sonra kahvelerimizi içmek üzere çekildiğimiz bir köşede gördük ki, çevremizdeki leyleklerin akşam yemeğinde yedikleri o güzelim taze nehir mahlûkları bile getirmemiş keyiflerini yerine, ne laklayan var ne de taklayan başları ermiş gibi göğe, tam tersine hepsinin başı yerde … 

Sordum Yerelbaşlak’a nedir, neler oluyor, Antakya’da yaşayan kavmimizin bu keyifsizliği de ne? Gönüllerini kıran sizin beceriksizliğiniz midir, sevk ve idarede? Yoksa burada da mı insanoğlu çeşitli zulümlerinden birini reva görmekte sizlere? Göğü delen üst üste kıç kıça evler yüzünden, yuva yapacak bacalı evler kalmadı da dost ve arkadaşlarınız başka kavim ve ülkelere mi gitti birer, birer? Yavrularınızı eğitecek, toprağı didikleyip bulunan haşarat-ı hayvaniye ile yiyecekleri çeşitlendirecek, kanat altına baş koyup dinlenecek çayır, çimen; gölgesine sığınacak ağaçlar buralarda da mı giderek bitiyor, onlar diyor eşekoğlu eşek, ben diyeyim insanoğlu insanların yüzünden?  Şu kenarında yurt tuğumuz, asırlardır bize şemsin ışıklarını gagamıza, gönlümüze sağlık ve bereketle taşıyan ulu ve bilge mavi nehir ile kolları ve çevresi de mi tehlikede insanoğlu denilen ahmağın yüzünden? Onların bilgeleri nerede? Bilgeleri de mi insanoğlu insana artık söz geçiremez de çekilmişler köşelerine?  Düşünmezler mi yarın çocukları hangi toprakta bulacaklar rızıklarını ve hangi suya banacaklar ekmeklerini? Hangi çiçeğe konacak arılar, hangi toprakta yetişecek buğday, hangi sütü içecek, hangi zeytini yiyecek çocuklar? Bilmezler mi ki bu toprakların koruyucu ve kollayıcı olduğu kadar hiddetini? Kimdir bu “ açıkgözlü “ körler? Kutsallarının, kutsal kitaplarının kırk satırında, satır aralarında da mı yazmaz, etmek için dualarını, sunmak için şükranlarını, arındırmak için ruhlarını, kutsal bir mekânın sessizliği ve dinginliği gerek?

“Ey yüce Bargu, bu dediklerin hepsi de var bizim üzüntülü gözlerimizde ve dillerimizde ama bizi asıl kederlendiren ve kaygılara tutsak eden yaşayıp da gördüklerimizdir ki, bundan daha kötüsü hangi kutsalın kırk satırında yer alır, kutsal adına bu yapılanlar bilmem? Ve bu nedenledir ki, günlerdir kendimizden şüphe edip kendi kutsalımızı bile sorgulamaya başladık, acaba bizim aramızda da var mıdır diye rezil ve edepsiz deyişler ile düzen?”  diyerek seslendi, bizim konuşmalarımızı dinleyen leyleklerden birisi. Çağırdım, “ Gel bakalım gençlak, önce bağışla bana ismini, sonra anlat da bilelim nedir kederlendiren hatta kahreden seni ve sizleri?

Öne çıktı gençlak, genç dedimse sadece benden genç; nice rüzgârlar görmüş kanatları gelişmiş; nice azık ve torba taşımış, yuva yapmış, aş bulmuş, uzun gagasına düşman başına onlarca çentik atılmış; belli ki nice damlalar, buz kristalleri, kum taneleri arasından süzülüp de göz bebeğine yansıyan her bir nesneyi elekten geçirip iyi, kötü, dost, düşman çok şey görüp geçirmiş; gözleri keskin, aydınlık yüzlü, leylek gibi bir leylekti bu yiğit… önce açtı gagasını konuşmak için ama ne çare ki ,konuşamadı gözündeki yaşlardan, sonra yutkundu ve toparladı kendini ve dedi…

Ben, buraya göçen her dinden,
her dilden kanat kanada yaşayan,
rızkımızı hakçasına paylaşan
leyleklerden biriyim ki,
yüce Bargu,
güneşe tapan, güneşin kulu Abdülşems’in adı, adımdır…

ve
bizler bilirdik ki,
kutsalların
koruyucu ve kollayıcılığında
hoşgörüsünde, bağışlayıcılığında
her türden, her cinsten her dinden ve her dilden yaşayanların
etmeleri için dualarını,
sunmaları için şükranlarını,
arındırmaları için ruhlarını…
semavi dinlerin doğduğu
 kutsal kitapların değil yalnız kırk satırının
 binlerce satırının yazıldığı
bu topraklardır ki,
toprakların en kutsalı…

oysa bize belletilen ve bellediğimiz bu kutsal topraklarda, son günlerde sözde kutsal adına yapılan öyle şeyler gördük, öyle şeyler dinledik ve işittik ki, ikrah edip, soğuduk, buza kestik,  utandık işitip, dinleyip gördüklerimizden ki ne kutsalların kırk satırında ne de satır aralarında yazılı olmalı… anlatayım, el verip, baş vurup izninizi dilerken…   

Ağustos ayının başlarıydı. Her zaman olduğu gibi varlığını hiçbir zaman havadan, sudan, topraktan ve bizden esirgemeyen Şemsin, aylak gezen bulutların arasından uzattığı koruyan ve kollayan nefesini kanatlarıma doldurmak, ellerinden öpmek için, ben daha çocukken yurt tuttuğumuz Oksitanya’daki kadim Katar Şövalyelerinin Kahraman Montsegur Kalesi benzeri Asip kalesi üzerine kurulmuş şehrin, şemsi görmeye hevesli ve dolgun ve doygun sularının; hızlı zengin yer altı kaynaklarının oluşturduğu; günlük nafakamızı ziyadesiyle çıkardığımız, yuvama yakın gölete gittiğimde, Şems, karşıki dağlarda, Urartulardan kalma, Urartuların aynasında Şivini olarak bilinen kendi adına adanmış, kule tapınağının bulunduğu  Çele’yi kızıl saçlarında vaftize aldıktan sonra Çukurca’dan bize doğru kadem kadem her bir karış toprağı kutsayarak, uzattığında koruyan ve kollayan kollarını bizden yana… üç kişi gördüm, o sırada, göletin surlara karşı kıyısında…

Tanırdım onları. Biri aydınlık yüzü, sıfıra vurulmuş saçları, gülmeye hazır çizgi dudaklı Ronî, bir diğeri şalvarının üstüne giydiği kırmızı entarisine sarkmış yandan örgülü kumral saçları, oval yüzüne hokka gibi oturmuş burnunu ortalayan yeşil gözleri ile gün kokulu kız kardeşi Rojbin’di be başında beyaz kefiyesi, yeşil şalvarı, siyah ceketi, çukura kaçmış güleç siyah gözleri, çıkık elmacık kemikleri, pamuk şekere bulanmış sarkık bıyıklarının altından adı gibi bizlere her daim gülen dedeleri, Berken Ağaydı üçüncüsü…. üçü de sırlar kesesine bürünmüş dinlerinde, kadife çiçeği kıvamına gelmiş şemse karşı, namaza durmuşlarsa da güzelliğine anlam veren, olmazsa olmaz her zamanki hınzırlığı ile Rojbin bir yandan namaza dururken bir yandan da ağabeyini dürtükleyip, gıdıklayarak onu güldürmeye çalışıyor, dedesini kızdırmamaya konuşlu zavallı Ronî de gülmemek için direnen, direndikçe daha da incelen dudaklarını ısırıyordu, göletin şehre bakan yemyeşil sol kıyısında…

Berken Ağa, zaman zaman torunları, zaman zaman da ahret bacısı, adı gibi nur yüzlü, komşusu dul Ronahî Bacıyla her sabah ve her akşam inancı gereği etrafta kimsenin olup olmadığını gözleriyle sorguladıktan sonra göletin hep aynı noktasındaki seccade misali yeşilliklerde sabah akşam üçer defa rükûa varıp sabahları sabah ve evger duasını, akşamları güneş batışı ve şehadet dualarını okuyup Melek Tavus’un kanatlarına sığınıp namazını kılardı.  Namazdan sonra, dış kapısının önünde asma kaplı çardakla süslü; göletin bol ve verimli sularıyla beslenen çeşitli sebzeler yetiştirdikleri bostanı olan; el sürmeye kıymadıkları, kıyamadıkları, şükrederek meyvelerini yedikleri yine inancı gereği kesmeye yasaklı ağaçlar arasında gizli, ağaçlarla dilli, etrafı kolye gibi dutlarla çevrili; bacasının yanında yuva yapmamız için bize göre düzen kuracak kadar gönlü zengin oğlu, gelini ve torunları ile yaşadığı; gölet ile Amediya şehrinin surları arasında surlara yakın tek katlı, üç göz odalı, evine geri dönerdi. Bir tek cumartesi günleri çalışmaz onun dışında boş durmaz hava şartları uygunsa bostanda çalışır, çalışmadığı, çalışamadığı zamanlarda hamdederdi yaşadığına…ardından kutsal kitapları Kitab-al Cilva’yı ve/veya geçmişlerini bildiren, adap ve erkân öğreten kitapları, Mashaf-i Reş’i okurdu. Okurdu O’nun dediklerini, alt alta ve altta yazılı bildirdiklerini…
“Ben ki vardım, varım, sonsuza dek var olacağım;
tüm yaratılmışlara hükmüm geçer,
tüm olaylar ve benim erkim altındaki varlıklarla ilgili her şey,
benim buyruğumla olur.
Gelişime bakar, yararlı olan neyse, onu uygularım.
Alan da benim, veren de;
zengin eden, fakir eden de;
mutlu kılan, mutsuz kılan da;
bana karışmak hakkına ve yetkisine sahip hiçbir güç yoktur.
Bana engel olmaya çalışanların üzerine acılarla hastalıklar yağdırırım.
Yeryüzündeki ve gökteki hayvanlar, denizdeki balıklar,
hepsi benim yönetim ve denetimim altındadırlar.
Mevsimler dört tanedir, unsurları da
(Dört unsur = Adem' in bedenini oluşturan toprak, hava, ateş, su) dört tanedir;
bunları ben, bağışladım.
Diğer kutsal kitaplar, yasalarıma uygun oldukları ölçüde kabul görürler;
Sakin adımı,  ya da bana yakıştırılan adları ağzınıza almayın, günaha girersiniz.
Beni simgeleyen şeylere ve resimlere saygılarınızı sunun;
çünkü onlar yasalarıma aykırı olan davranışlarınızı anımsatacaktır.
Yardımcılarımın buyruklarına uyun, sözlerine kulak verin ki benden aldıkları öte dünya bilgisini size iletsinler.”

Berken Ağa’nın uzun boylu, yapılı bedeni, köşeli ve gamzeli çenesinin üzerine oturmuş kendi oğlu Ronî’ye de miras verdiği çizgi dudaklarının üstündeki düzgün burnunu taçlandıran çelik mavi gözleriyle yakışıklı oğlu Hejar ise kavminin, her daim korunma ve savunma şartlı refleksi içinde, çevrelerinde yaşayan, yaşı gelen, eli silah tutan pek çok kişi gibi askere gitmek zorunda kalmış, o da az konuşan, mahzun ela gözleriyle buyurgan, ince uzun parmaklı ellerinin emeğinde sevecen, onurunda dik, saygıda eğik lale bedenli, ince belli gelini Şilêr ile torunlarını, Melek Tavus’un kanatlarının altına koymasına koymuştu. Koymuştu ama hem iyiliğin hem kötülüğün kaynağını simgeleyen, gözleriyle dile gelen, göremeyenlere dili belası ile gösteren O’ndan, her gün etraflarında olanları duyduklarından beri daha korkar olmuş, bu nedenle, tanrının gölgesi O’na ibadetini daha da kusursuz kılmaya çalışmaktaydı ki O, onları korusun.

Bu inançla dua ederken, sonsuzluğuna inandığı, yeşili kutsallıkla sarıp sarmalayan, kadınlarının saçlarına makas değdirilmeyen, lacivert giyilmeyen, dışarıdan kimsenin girişine izin verilmeyen, kısacası yaşadığı şehir gibi kadim surlarla çevrili kavmi,  doğduğunda vaftiz edilip ruhunu dinleyip dinlendirdiği gölet ile evinden oluşan ceviz içi kadar gerçek dünyasında,  yaşarken öte yandan da uzakları görme ve yaşama isteği Berken Ağa’da gerçek bir tutkuya dönüşmüştü.

Öyle ve biz öyle söyledi ki; geceleri gözkapakların altında aynı tutkuyla oynayan gözyuvarları, herhalde bizlere olan sevgisinden de ilham, gelecek yaşamında onu sırtına beyaz bir İnci konmuş Anfar adlı leyleğe dönüştürüyor, bu nedenle bize olan sevgi ve ilgisi artıyor, bu zincirleme etkileşim, onunla bizim aramızda koreografisi çimenlere çizili, notaları suya yazılı, sessiz bir baleye dönüşüyor, dans, dekor, kostüm, ışık bu küçük dünyanın içinde günden güne evrilirken davranış kodlarımız hiç değişmiyordu. Rüya ile gerçek birbirine karışırken, kabilemizdeki yedi leyleğin her birine taktığı adlarla, ben, Azrail, diğerleri, Azazil, Derdail, Israfil, Mikail, Semail, Cebrail ile Nurail’e giydirirken birer harmaniye Berken Ağa  kendi de dönüşürken Anfar’a rüyasında, her birimizin harmaniyesine yükledi, alaim-i semanın yedi rengindeki göğü… imbikten geçirdiği suyla ve elek elek, öbek öbek döktüğü toprakla giydirdiği yeryüzünü… kora buladığı şems ile şemse tutkun sin’i… renk ahenk giydirdiği kuşları… koca kulaklı, koca kafalı, uzun bacaklı sıska, keskin dişleriyle yatmış pusuya, yeraltında usta, her bir kuyruk darbesi yıkıcı dalgalı, nazlı ve narin mercanlarda gezen, velhasıl bin bir çeşit haşerat ve hayvan ile siklamen fuşyası, mimoza sarısı, güne dönmüş turuncu, mürdüm bordosu, kardinal kırmızısı, bahar gelini beyazı, zerde sarısı çiçekleri de birer, birer yükledi sırtımıza… ve uçtu Anfar eflatun renkli harmaniyesine yüklediği büyük beyaz İnci ile… ve o uçarken inci de yuvarlanarak büyüdü sırtında… İnci büyüdü, İnci daha da büyürken taşıyamaz oldu inciyi Anfar… silkeledi sırtından İnciyi, İnci düştü dörde kesti. Parçalardan biri yeryüzünün altına, biri gökyüzünün kapısına yerleşti, biri su oldu buluta evirildi, diğeri kırpılıp yıldızlara dönüştü. Sonra rüyasında gördü O’nu, Melek Tavus’u gördü Berken Ağa… O, çıkınında toprak, testisinde su, tulumunda hava, elinde ateşle, Adamın heykelini yontup, ruhunu üfleyip,  kutsal ülke Laleş’te, zemzem suyunda arındırırken yontusunu kirinden… yeşile kesti toprak, kuşkonmaz yeşiline, çelik yeşiline, eğrelti yeşiline, limon yeşiline, çam yeşiline, orman yeşiline, zeytin yeşiline, mersin yeşiline, armut yeşiline, çay yeşiline, ıhlamur yeşiline, kesti de yine de doyamadı yeşile… ama Adam doyunca yeşile, ilendi yalnızlığına yeşillikler içinde,  O da Adam’ın sol koltuğunun altından Havva’yı yontturdu, gönderdiği melekle ve bıraktı melek Havva’yı Dut Ağacının dibine, gece Zeytin püresi yanan kandiller eşliğinde…

O gün de aynı rüyaların esrikliği içinde oğlunun oğlu ve oğlunun kızı ile bir yandan kılarken namazını bir yandan Eylül başında tutacağı orucun ardından ölmeden önce son bir defa hacca gidip sandukayı üç kere dönüp, yüz sürüp, sonra alttan başlayarak Cem-i Sanacık’ın her bir boğumu ile zemzem dolu bakır ibriğini öperken, ruhunun baştan aşağıya duaya dönüşmüş dünyasında, soruyordu aklına, başına tekrar gidebilecek miyim acaba?

İşte tam o anda çığlıklar duyuldu bir anda! Asılı kaldı, duaları havada… soktu torunlarını, yedi leyleğin kanatlarının altına ve koştu kaygı ve korkuya kesmiş yüzüyle evine doğru zaptı zor bir telaşla… Kıpırdayamıyorduk biz, Ronî ve Rojbin’i korumak ve kollamak andına, ama duyabiliyorduk aman dileyerek yalvaran ve yakaran her dil ve dinde sesleri ki, varacak mıydı göğün yedi katına, duyulacak mıydı acaba orada?  Vardığında Berken Ağa, evinin yamacına … Ronahî Bacının boğuk, gelini Şilêr’in çığlığa kesmiş seslerinin ayırdına, kartala döndü gözleri, pençeye bilendi elleri, çıkardı naif ruhu cüppesini, donandı Mezopotamya’nın her koşulda yaşamaya ve yaşama tutkun,  savaşçı genlerini…  Yavaşça yaklaştı evinin damına, bir tilkinin dönme dolap sabrıyla… girince menziline olan biten evinin önünde ve dolayında… gördüğü… inançlarındaki kara leke maskeli yüzlerinde, bağnazlıklarındaki derbeder kelimelerle öldürücü kurşun tüfeklerinde,  sözün acımasız keskinliğindeki bıçaklarıyla, kula kulluk eden benlikleriyle iki DÎIŞ’in biri dış kapı önündeki çardağın direğine yaslamışken sol koluyla boynunu boğmaya yazdığı, sağ elindeki bıçakla da gözlerini tehdit ettiği Ronahî Bacının bedenini, diğeri ise çardaktaki masaya beline kadar yatırdığı Şiler’e,
-hiç debelenme, az sonra alacağım, kafirlere yataklık etmiş, benden gelecek kafire de yataklık edecek rahmini,  
derken,  Berken Ağa’nın gırtlağından çıkan ses değildi, sesin ve gücün ateş olup yağmasıydı mancınıkla fırlatılan… ve çökerken Berken Ağa gelininin üstündekine her zaman cebinde bulunan küçük budama testeresi ile… o anda Ronahî Bacı’nın boynunu kıran diğeri ateş etti Berken Ağa’ya, Berken Ağa ile beraber Şiler’in üstündeki DÎIŞ’in kara kefenli bedeni düşerken yere
-bu kafirlerin satırlarının aralarından kan akan kutsallarında yazan ‘Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya uğrar.’
diyen Berken Ağa’nın son sözleriydi.

Silah sesini duyunca bizler, her zaman yaptığımız, havalanıp kendimizi güvenceye almamızı dürten güdüye telek kıvırdık ve yedi kutsal leylek çocukları kollarken, bizler hızla kanat çırptık doğru Berken Ağa’nın evine, içimizden gelen diğer dürtüyle… ve gördüğümüz Şiler’in üstündeki DÎIŞ’in cansız bedeninin yanında Berken Ağa’nın cansız bedenine ağlayarak sarılmaya çalışan Şiler’in, diğer DÎIŞ tarafından sürüklenen bedeniydi o zamana kadar beslenmenin dışında hiçbir canlıya gaga kaldırmamış bizleri zıvanadan çıkaran…  birimiz arkadan saldırdı onun dikkatini dağıtırken, diğerimiz derin bir gaga darbesiyle aldı bir gözünü, bir diğerimize yem olarak sunarken… birimiz saçından çekiştirirken, diğerimiz vurdu gagasını tetikteki eline, silahını düşürtürken… hipnoza girmiş, kanat vurup, daireler halinde bizler hu çekip dönerken kalktı Şiler, elinde cansız DÎIŞ’in kan kokan bıçağı ile çöktü diğerinin gırtlağına ve fışkırırken DÎIŞ’in koyu karanlık kanı üstüne başına… avazı aştı yedi tepe, yedi dağ, yedi ırmak, yedi göl, yedi deniz, yedi ülkeye ve ulaştı yedi milyar yedi yüz milyon yedi yüz yetmiş yedi bin insana babam aşkına “

ve sonra Şiler, aldı çocukları Roni ve Rojbin’i yedi kutsal leyleğin kollarından ve aceleyle çıkarıp kinini koyu karanlık kanlı giysilerini giydi bayramlık elbiselerini... giydi de çocukları intikam bulaşmış giysileri yerine sevince donanmış giysileri görsün… bir yandan giyinip bir yandan da taşıyabileceği gerekli eşyalarını ve iki çocuğu ile cezalandırılacakları kaygı ve korkusu ile terk ederken sihri sarsılmış evini, toparladı zihni sarsılmış kendini ve yüreği ağlarken yüzü gülerek geçti artık korkmayın sadece bir müddet buralardan ayrılmamız gerekecek sözleriyle uzaklaştırdı çocuklarının kaygı selini…  ve yürüdüler günün hüznünü göğe salmış gölün puslu, sazlarla gölgeli keçi yollarından gözleri arkada, başları önde, gözyaşları birbirlerine perdeli yanaklarından damlarken ayaklarına, akılları da bir ileriye gidiyordu bir geriye, bir de hiç biri fark etmese de Şiler’in gölgesi görüyor ve biliyordu ki onu ıslatan ne gözyaşlarıydı ne de nem, onu ıslatan Şiler’den damlayan kandı birer birer üstüne, üstüne… onlar ise düşünceler içinde dönmemiz gerek, babamız Hejar bize, biz babamız Hejar’a gerek, dönemeyiz DÎIŞ daha akşamına çöker kapımıza, intikam aşkına o zaman ne Hejar bize yar olur, ne biz Hejar’a deyip daha da hızlandılar ağustos ayının nemli, imbik çeken havasında, hızlandılar da Şiler’in gölgesine damlayan kan da iki kere gölgesinin üstüne bir kere yalın toprağa damlamsys başladı ritmik aralıklarla…

İki tarafı çeltik tarlalarıyla ve kenarında saygı duruşunda sazlarla kaplı güvene adım attıkları yol ne kadar düzgün olsa da  soluyup da adım atmaya çalıştıkları hava bir o kadar yıldırıcı ve yakıcı olduğundan başlangıçtaki hızları yavaş yavaş düşer ve gözleri serin ve gölgeli bir yer ararken birden bir toz bulutu gördüler yolun yakın ilersinde sütre gerisinin ardından… saklanmakla, saklanmamak arasında ikircikli bir tereddüt arası bile yetmeden, kuyruk teleklerinden inciler, çelik mavisi toynaklarından yıldızlar damlayan bir gurup atlının arasında kaldılar. Aralarındaki demir kırı donu köpüğe kesmiş, yerinde durmaz, oynak atın üzerinde gök gözlü, ağırbaşlı edalı, şal û şapik donlu kumral bir baba yiğit nereden gelip nereye gittiklerini sordu, sevecen sözlerle sorgu dolu satır aralarından… anlatmaya korktular hikayelerini… sokuldular analarıyla çocuklar bir yumak oldular kimdi gelen bu adamlar acaba onları mı aramaktalar? Sonra düşündüler ki, karşılarında şal û şapik giyinen biri kuşkulu olsa da olası bir düşman değil, çünkü bilinen düşman bilindiği kadarıyla hiç sormaz ve sorgulamazdı, üstelik birisi çocuk iki kadın ile bir erkek çocuğu hiçbir zaman… o zaman yavaşça anlattılar hikayelerini, nereden gelip nereye gitmek istediklerini… anlattıkça gördüler ki çöreklendi ağustos ayının nemi gözlerinin içine de dolu oldu, yağdı, gök gözlü yiğit… şimşekler düştü çatırdadı dişleri, hançeresinden gök gürledi, minesi deniz kabuğu beyaz dişli yiğit… ve tuttu yüreğini iki gömlek düğmesinin arasından fırlayacak gök gözlü yiğit ve kulağında ışığa yürümüş kadınının sesi “onları sakın bırakma.”

İki atlı görevlendirdi götürmeleri için Şiler, Roni ve Rojbin’i, yakınlarda bulunan kampa gök gözlü yiğit Cîvan … korumaları altındaki gözden uzak gönülden yakın mültecileri barındıran… ve giderlerken onlar yine dörtnala engeller ve tuzaklarla dolu yolda güneye uzanan, aklı da uzandı ve bir yumak hüzün aldı Şiler’in gözlerinden, ışığa yürümüş kadını Avar’ın gözlerinde sevince dolanan…

Şiler’i ve çocukları kampa götüren gurup ise kuzeye doğru uzanan yolda bir müddet gittikten sonra yolun solunda ve hemen yanı başında bulunan bir taş ocağına doğru saptılar ve ocağa doğru atlarını sürdüler. Ocağın başına geldiklerinde yelkovan yönünde sarmala girip derin aşağıya doğru kıvrılan kamyon yolunda temkinli topuk darbeleri ile beş yüz metre ilerleyip ocak girişinden görülemeyen, kilometre çapında ocak karşı çukurundan da fark edilemeyecek panjur girişli bir aralıktan kuzeybatıya doğru süzüldüler. Karşılarına çıkan orta yaşlı ormanın başındaki nöbetçi ağaca tünemiş, yukarıdan bakan, yukarıdan alan gözleri kısık, beyaz baykuşa, gözleriyle parola veren iki atlının kılavuzluğu ile ormana girdiler. Orman içinde de bir müddet gidip bir tepeyi aştıktan sonra aşağıda ufak bir derenin çatağında batıya doğru sürdürdükleri yolculuk çatağın daralmasıyla sola doğru savrulurken geçtikleri bir ağaç kümesinin ardından yine sola doğru büyük bir yarım dairenin sonunda üç tarafı derin uçurum, bir tarafında karaya ulaşımı neredeyse ince bir iskeleyle sağlanan bir adaya ve Maya piramitleri gibi kare bir tabana oturmuş kampa geldiklerinde Şiler’in de terkisine sığındığı atın sırtından, binicinin de omuzlarından sıyrılıp yere düştüğünü şaşkınlıkla gördüler… ve gördüler ki Şiler’in sol kolu, binicinin sırtı ile atın donu kana kesmiş ki, kanın nereden ve kimden geldiğini bilip Şiler’in  neden yere düştüğünü bildiler.

Günler geçmiş, o az konuşan, mahzun ela gözleriyle buyurgan, ince uzun parmaklı ellerinin emeğinde sevecen, onurunda dik, saygıda eğik lale bedenli, ince belli Şilêr ile çocuklarını  Melek Tavus kanatlarının altına koymasına koymuştu ama hem iyiliğin hem kötülüğün kaynağını simgeleyen, gözleriyle dile gelen, göremeyenlere diliyle gösteren O, kararını vermiş görevlendirdiği clostridium perfiringens bakterisinin oluşturduğu gazlarla kolunun derisi maviye çalan davula dönmüş, giderek septik nöbet ve şoklarla örtülü cibinliğin altında Şiler’in sancılı günlerinin acısız geçmesi için ancak rüyalara izin vermiş, rüyalarında yaşadıklarına ve yaşattıklarına göre  gülümsemeye ve kederlenmeye biçimlenen dudakları, duyup da duyamadıklarından, bakıp da göremediklerinden, yiyip de tadamadıklarından, dokunup da anlayamadıklarından, uzanıp da alamadıklarından uzak,  eleme dolan, acıyla dolanan ölmeye yatmış bedeni ve Hejer’den ırakta hüzünlenen gözleriyle Şiler, rüyalarında daha korkar olmuş,  rüyalarında tanrının gölgesi O’na ibadetini daha da kusursuz kılmaya çalışmaktaydı ki;

Zamansız bir zamanda, zamandan uzak bir zamanın içinde, O’nun buyurmasıyla, bir horoz öttü çığlık çığlığa… ve aynı anda şimşekler düştü çatırdadı dişleri de hançeresinden gök gürledi minesi deniz kabuğu beyaz dişli Şiler’in başında duran yiğidin… ve aynı anda inci taneler döküldü gözlerinden Roni ile Rojbin’in… ve aynı anda uyanıp bir daha uyanmamaya yattı da çizgi dudaklarının üstündeki düzgün burnunu taçlandıran çelik mavi gözleriyle yakışıklı erkeği Hejar’ı gördü hüzünlü ela gözleriyle Şiler.
----------------------------------------------------------
Bu yazı kadınlara adanmıştır. Burgazada, 06 Mart 2015











 09.08.2014,  IŞİD’in Musul’u işgalinin ardından ile kanı helal, katli vacip topluluk olarak gösterilen Ezidilerin,Ezidilerin kutsal toprakları Şengal ve Sincar bölgesine saldırması sonucunda Telafer’deki Türkmenler gibi on binlerce Ezidi anayurtlarından edildi, Batılı kaynaklara göre bin, bazı Kürt kaynaklarına göre ise üç bine yakın Ezidi katledildi. Şengal bölgesinde dağlara sığınan Ezidilerin Irak parlamentosundaki temsilcisi Feyyan Dahir’in gözyaşları içinde “Dinimiz yeryüzünden siliniyor, size insanlık adına yalvarıyorum” sözleri bu katliamın karşı vicdanların sesi olarak kayıtlara geçmiştir.  
Mezopotamya’nın bu kadim halkı, İslam tarihinde kötü şöhretiyle bilenen Muaviye oğlu Yezit’le ilişkilendirilmelerinin önüne geçmek için özellikle Avrupa’daki diyasporanın çabaları sonucu baştaki “y” harfi düşürülerek Ezidi olarak anılmaya başlanmıştır. Kürtçe konuşan ve etnik olarak Kürt oldukları bilinen Ezidiler’in tarihte yoğun olarak Musul’un batısında Cebel Sincar’da yaşadıkları bilinmektedir.


























[1] ) Bkz. Yazarın, KOSTANTİNOPOLİSİN ÜSTÜNDE Erguvan Renkli Leylekler” , lirik anlatısı s.8 ve 9