7 Ocak 2013 Pazartesi



Burgaz’da Donmuş Kareler XI.

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL

Tasvir-i Vator 


Tuğrul’un vizöründen
“Ada vapuru mu? Sorusu

Tuğrul’un bu tasvirini gördüğümde “ben de buna yorum yapmam… deyip tasviri neredeyse suya atacaktım ki, Tuğrul’un mahzun ve meyus, şimdi ben ne yaptım?... bakışlarını görüp vazgeçtim…” dedi ve devam etti yeşil gözlü, dede istiridye…

Gördüğünüz, 90’lı yıllarda, yalnızca akşamları, kalabalık iş saatleri çıkışında, artan yolcu kapasitesine paralel olarak, Bostancı’dan Adalar’ın her birine ayrı ayrı, istiap haddini aşınca(!) kalkan… veya  “haydi kaptan,  bu ne ya? Kalksana artık, bir saattir bekliyoruz yaa…” denince, miçonun motor marş kolunu birkaç kere çevirmesiyle harekete geçen, çinekop boyutlu teknelerin, yazları çalışan kofana boyutudur.

Dört tarafı denizle çevrili bu motorlar, Ada Dilinde, “Vator”, yani “motor dersem çık, vapur dersem çakma…”  olarak bilinir.

Bunların tedavüle çıkma nedenlerinden biri de ben, babamın beşiğinde, tıngır mıngır sallandığımdan beri hiç değişmeyen, değiştirilemeyen, kamu yararına tertip edil(e)meyen, Şehir Hatları, Bostancı-Adalar-Bostancı tarifelerinin, Şirket-i Hayriye,  Seyr-i Seferleri Tarifesinden bire bir alınmasından dolayı, tarifelerdeki geniş sefer aralarında beklemekten yorulan yolcuların, herhangi bir araçla bir an önce adaya varma talepleridir.   

Öyle ki, bu talep yoğun keyfe gerilim, cuma akşamları tavana vururdu. Günü birlik gidip gelen yolculara ek olarak, aynı iskeleden Yalova – Çınarcık’a gideceklere, hafta sonunu adada geçirecek olanlar da yolcular da eklenip, kümülatif toplamı, hep beraber vapur iskelesindeki turnikeye yüklenince, bu durumu görüp şapkası uçan ve bir birine işmar eden adalılar, bir elinde taze ceviz,  diğerinde haşlanmış mısır, verilen ve alınan selamlarla, ne olursa olsun motorları doldururdu.


“Bir an önce adaya gidelim yeter deyip,”  hepimizin de aynı adada olmanın ortak paydası ile kuru tahta üzerinde diz dize, adalıların olmazsa olmazı dedikodu nefesi mesafesinde, bu nedenlerle ve bu şekillerde yıllar geçti. Eşim siyah gözlü istiridye, küçük atlı istiridye doğmadan bir gün önce bile bu motorlarla bu şekilde seyr-i sefer eyledi.

Nihayetinde “Burgaz’a motor! Heybeli’ye motor!”  nidaları sustu. Sesi, Şehir Hatları Tarifesi’nin boşluklarını fırsat bilen neo-liberal akım, satırlarında iki rakam bir nokta iki rakam, sütunlarında ada adı, gittisi, döndüsü noktalarıyla doldurup, kendileri bir tarife oluşturdu.

Baktılar ki bu iş oturdu… halka hizmetten başka bir şey düşünmeyen etkili ve yetkili yerel yöneticiler ile yine kendim için bir şey istiyorsam namerdim diyen müteşebbis de oturdu… el ele yaptıkları fayda maliyet analizleri sonucunda, Adalar’a kış aylarında vapur çalıştırmanın, ekonomik olmadığı gerekçesiyle 2009 yılı yaz sezonu sonunda kamu yararına bir karar oturttular. 

Bu kararla da mahallesinde dolanan, endamına vurgun bıçkın motorlara, yıllardır diri ve savurgan kalçalarının köpüğüne bile yaklaştırmayan vapurlar, adalıların itirazlarına, “vapurlar için söylendik, şikâyet ettik, alın işte müstahaktır bize…” vıdı vıdıları altında, sömürülmüş gövdeleri, rimelleri akmış gözleri, pörsümüş göğüsleriyle, yerlerini vatorlara bıraktılar…

Şimdi,
evin akşamları gelen bireyini, güzel giysilerle karşılamak,
iki metre kare iskele denilemez bir yerde,
yok hükmünde…

Şimdi
vatorun içinde
sıcaklığında sevginizin, sevgisine sarılamazsın bile…

hani derler ya, “beterin, beteri vardır”

Şimdi
binemeyince, bavulla, çocuk arabası, yaşlı arabasıyla kolayca vatorlara
vallahi mumla aramaya başladık
iskele, sancak, bavulların, kolilerin üzerinden engel atlamayı, vapurlarda

Şimdi,
nerede kuracağız çilingir sofrasını,
nerede yudumlayacağız kapağın altındaki arpa hülasasını,
çözemedik bunlarda

velhasıl-ı kelam,
uzun lafın kısası
yoktur bu ucubelerin
aynama yansımış ne tasviri ne de başka bir hali ortada…


deyip, bitirdi yeşil gözlü dede istiridye…
-----------------------------------
01 Aralık 2012, Burgazada




Burgaz’da Donmuş Kareler X.

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL

Tasvir-i Vapur



Şehit Mustafa Aydoğdu vapurunun

Tuğrul’un vizöründen 



Burgaz vapuru olarak aynama yansımış hâli…

Nedir benim bu Tuğrul’dan çektiklerim arkadaşlar. Tasvirleri incele, bilgileri derle, Kaşıkadası’na koş, koşmak da yetmiyor ucuna kadar yüz, ara ki bul, yaşlı ve bilge deniz minaresine tasvirleri göster, topladığın bilgilerle onun aktardıklarını derle, nefes nefese bu koşturmaya “bu yaşta” kim dayanır? Vallahi de yoruldum billahi de yoruldum.

Bu arada, bir de öbeğe gelen iletilere şöyle bir baktım. Yahu bu çocuk yorulmuştur, nefes alsın deyip, bizi 30 Ağustos’ta Aya Nikola’daki dem evine “ kalp yorulur, akıl durur, ruhta yaşar sevgi sofrasına” davet eden de yok,  kızdım tabiî ki… Bari biraz tatil yapayım dedim ve yelkenleri fora ettim… orsa, apaz, pupa arada bir bayılma yelkenle Dardanel’den çıktım, vurdum diyar-küffar’a, Çeşme Deniz Savaşı’nın öcünü almaya… tavernalarda yapılan cenk aralarında, size ancak laf yetiştirebildim, o da ancak kısa kısa… bunlar önemli memleket meselesidir deyip tasvir tahlillerini mecburen bir süre durdurdum ve diziye ara verdim… Laf aramızda biraz sanatçı kaprisi de var… “bakalım bensiz ne yapacaklar, biraz beni arasınlar, öbek boş kalınca kıymetimi anlarlar…” demedim de değil…

Ama nerdeee!.. baktım kimsenin beni taktığı, tınladığı bile yok… Fethiye, Burhaniye, Behramkale, Adana dolaylarından, İstanbul Dukalığı’ndan, Felemenk Krallığından benden gayri bilumum hacı, hoca, ulema almış eline tüyü, hokkayı, baştan aşağıya yazıp çizip boyamakta, öbeği, obayı… yanıtlar, polemikler, kahkahalar havada uçuşmakta ki o zaman ben de paniğe kapıldım. İmana geldim, haddimi bildim, yeniden yazmaya başladım… diyerek, diziye, süngüsü düşmüş, süklüm püklüm yeniden döndü yeşil gözlü istiridye… hem Tuğrul’un çektiği, hem de aynasına yansıyan haliyle, çekine,  çekine vapurları sordu, yaşlı ve bilge deniz minaresine… o da dedi;

İki vapuru da bilirim. Biri senin vizöründen aynana yansıyan okumuş, okumasa da el almış, güngörmüş ve gün geçirmiş Burgaz…  her dine ve her dile saygılı ve sessiz, ağırbaşlı ve temiz Burgaz… bir elinde gazetesi, kitabı, diğerinde çantası, selam verir, selam alır her iskeleden adım atanı, adım alanı… sinekkaydı tıraşına takmış kravatı, zarafetine simge tayyörü ile Kaşığın ucundan geçerken mahlûkat-ı derya’yı rahatsız etmemek için pervane durduracak kadar etrafına saygılı Burgaz…

Her gün Heybeli’den gelen ya da Heybeli’ye giden Hüseyin Rahmi Gürpınar’a hoş geldin veya güle güle demek için el eden ve Burgaz’dan binip, Burgaz’a inen uzun pardösülü, fötr şapkası kaymış, bir elinde kitap, bir elinde oltası ile Sait Faik’i iki uzun düdük ile selamlayan Burgaz…  

Doğanın sıralı ritmiyle, vurdu mu mimoza kokusu havaya, buram buram, beraberinde tekiri, barbunu, eşkinası, mercanı tavaya buram, buram… ki zamanıdır o zaman, adaya göç eden adalılara denkleri, bavulları, tencere ve kovaları ve korumak için kendisinden kıymetli halılara sarılı buzdolaplarını hoş geldinizle taşımaya başlayan Burgaz…

Aynı yükü ve yolcularını kestane karası fırtınasının gözyaşlarında,  dalgalarla boğuşurken, hüzünle adadan uğurlayan Burgaz… 

-0-

Diğeri vapur tasvirine gelince, vay, vay ki vay, vay… hani, ne ben söyleyeyim ne sen sor, veya bir dokun bin ah işit derler ya işte aynen öyle…

Gömleklisi, t-shirtlüsü, pantolonlusu, şortlusu, şalvarlısı, peçelisi, başı bağlısı, bağıranı,  çağıranı, tekmeleyeni, koşanı, yetmiş iki dilden konuşanı bunun kazanından girip bacasından çıkar da zavallıcık,  bu yüzden ada iskelelerine yanaşmaya tir tir titrer bir an evvel iskeleden kaçmaya can atar…

Eğer, bir köşeye oturabilir, tekme atan, omuz vuran, telefonla kavga eden, “üçü bir liraya” satıcılara tahammül edebilirsen ne âlâ, yoksa gelebilmek ve gidebilmek için karadan adaya, adadan karaya kendine başka bir yol ara, … veya çık arka açığa, ön açığa… bir de dümbelek varsa, oyna yavrum oyna ki Kaşığın ucundaki mahlukat-ı derya korkudan dibe boylaya…

Bu kendini bilmezliğin vapurun adına uygun olup olmadığına, hiç kulak asma… İstediğin kaynağı ara, şehit ölmüş vatanın ağzı büzülmüş. Vapurun adı var ama şehidin kim olduğu tam bir muamma…, şehrin deniz hatalarında seyrederken eğer bulursan bu vapuru bir yerde,  ancak o zaman öğrenirsin iskele veya sancaktan birkaç basamak sonra, asılı plaketten duvarda…

Bir de bu iki tasvirin ortasında vapurlar var… Paşabahçe, Fenerbahçe, Bahçekapı, Sedef Adası, Fahri S. Korutürk, Bostancı, İnciburnu, tekmili birden sefaya hazır ada vapurları. Bu zarafet ve fazilet endamı vapurlarda, henüz, ne cep telefonu var tedavülde, ne pad’i,  ne tableti, milleti tam sarmamışken bu illet-i medeni,  bir tarafta gazete, kitap okuyup, etrafa eleştiri süzenler, bir tarafta günün yorgunluğunu kahvesi, çayı ile giderenler arasında bir de özel gruplar vardı ki, renk ahenk, zevk-i sefaları ile bu vapurların ruhunu şad ederlerdi.

Bu erbab-ı dem’in bir önceki akşam seferinde eda edilen programı akabinde, yelkovan ve akrep yarım gün sonra dönünce, yeniden imece yapılıp, siparişler, şarküteri sahibi esnafa, sabah erkenden verilirdi. Akşamüstü işten çıkılıp, bir zamanlar, Köprü, sonra Sirkeci, şimdi Kabataş’tan kalkan 18.30 vapurunun üst açığında ayrılan mekana varılınca, kısa yol zabitlerine yapılan ikramla, perde açılır,  kadehler, kimine tek, kimine birer duble ile dolardı.

Eğlence bitmez. Hatta, bu eğlencelere katılmanın adına nam katacağını, İstanbul’un gece hayatına ve magazin dünyasına bir adım daha atacağını bilen her muganninin, İstanbul sahnelerinde yer almadan önce sahne adabını bu erbabın önünde öğrendiği bile söylenir, bir rivayete göre…

Daha da öteye, bir arkadaşın doğum gününde, havalandırma bacasından çıkan sonra da ünlü bir şarkıcı olan, bir dansözü bile gördü bu gözler, netekim bir keresinde…  

Eşim, siyah gözlü istiridyenin anlattığına göre bir gün bu sefahate denk düşen kendisine bile,  “densizlikten değil tamamen nezaketten”, ikram etmişler bir duble… ama içi çekse de garibanın ağzına bile süremediği için hayatında bir kere, sadece keyiflerine ortak olmuş uzaktan gülümseyerek, sessizce…

İşin öte cephesine gelince, çekilen demler bitip,  demkeşler, birer ikişer Kınalı, Burgaz, Heybeli, Büyük vapurdan inerken, yumruk ile silinen ağızlara atılırken karanfiller,  sanki az önce şen şakrak, kahkaha atan kişiler, onlar değiller de… aman efendim bu ne ciddiyet, bu ne rol ki memleketin bütün sorunları üstlerinden akıyor, her biri birer cin olup akıllarınca evlerindeki şeytanı çarpıyor… Ne diyeyim, Allah akıl fikir ihsan eylesin, oklava sırtına denk gelmesin. Âmin…

Yine aklımda, bu vapurların tasvirine giren son seferleri de var ki, vapurun bir tarafında, işi uzamış veya iş gezisinden dönmüş, yarın ilk vapurun mahmurluğuna hazırlık yapan, sövgü dolu gözler, bir tarafında, demin devamı teneke kutuda, hayatının zevki, dumanının kıvrımlarında keşler ile uykuya, pirelerle beraber dalmış kişiler… bunların her biri, iskelelerden sürüklenerek inerken birer, ikişer, adalarda gece hayatına müptela, bir elinde cımbız, bir elinde ayna gençlerin, seferi başlar adalar arasında… taa ki sabah, mahmur gözleri bir kahvenin sandalyesinde açılana kadar…

 “Budur işte Şehit Mustafa Aydoğdu vapurunun, Burgaz vapuru ile aynasının sırlarında ada vapurlarının aynama yansımış hali …” deyip bitirdi yaşlı ve bilge deniz minaresi…

-----------------------------------
18 Eylül 2012, Burgazada

GELEN MESAJLAR
   
Sevgili Altın Biraderim,

Bir süredir yerimden ve sevgili İstanbul’umdan uzak yollara revan durumundayım.
Sılada, senin yazın Burgaz’ın serin esintisi gibi içimi ferahlattı. Kalemin sağ olsun, uzun yaşa hep yaz.

Sevgiler

Tugrul Ünsal 19 Eylül 2012 
-0-
Hocam,
Âdemoğlu kemikten etten, bilumum havadis netten…

“ŞEHİT MUSTAFA AYDOĞDU
Haliç Tersanesinde 1981 de yapıldı. Motorlu yolcu vapuru… 456 gros, 208 net tonluk. 58.2 m. Uzunluk, 10,2 m. Genişlik ölçülerinde. Çektiği su, 2,4 metre. Danimarka Stork Work ABC yapımı 2 adet 750 şer beygirlik dizel motoru var. Çift uskurlu. Hızı 14 mil İstinye tersanesi işçilerinde, Kıbrıs Barış Harekatı şehidi Çavuş Mustafa Aydoğdu’nun adını taşıyor.”

Kısmet bugüneymiş hocam.
Selam ederim

Mesut Taşkın 24.09.2012

Aferin çocuğum. Sen varken ben niye sağı solu kurcalayayım.

Mehmet Altın 24.09.2012



5 Ocak 2013 Cumartesi



Burgaz’da Donmuş Kareler IX.

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL

Tasvir-i Sahil


Burgazada’da sahildeki restaurantların 
Tuğrul’un vizöründen,  


aynama yansımış hâli…

Adada yaşadığım otuz dört yılın son yıllarında, neredeyse on, onbir yıldır yazın özellikle hafta sonları adımımı atmadığım ada lokantalarının, geçen yıl Eylül ayının hafta ortalarında çekilmiş, Tuğrul’un tasvirine bakıp da aldanmayın. Örneğin bir de bu yıl Ağustos sonunda çekilmiş aşağıdaki tasvire bakın… “Ada, ada olalı böyle bir zulüm görmemiştir.”deyip, kendisinin de bu deyişe gülüp aşağıdaki tasviri yaşlı ve



bilge deniz minaresine gösteren, yeşil gözlü dede istiridye, ondan “… aman, aman sana daha önce de söylemiştim. Bak beni artık bundan sonra bu türden tasvirler için lütfen rahatsız etme… Biliyorsun, kimin sesi kimin kulağında, kimin gözü [hadi diyeyim] kimin dudağında, kimin eli kimin yan cebinde, eğlenceleri hiç sevmem, bilmem, merak da etmem… benim için eğlence, dostlarımla demlenirken gözlerimle sohbet edip, birbirimizi anlamaktır satır arası… sen, en iyisi bu tasviri, oralardan ayrılamayan, yeni yetme çıtır karideslere sor…” dedi. 

Ben de “…  o havai yeni yetmeler, bir şey bilmez, merak da etmezler, bu tasvirdeki nesneler neyin nesi, nereden gelir nefesleri… anlaşıldı… iş başa düştü…” dedim…

Bu arada yaşlı ve bilge deniz minaresi “dur, bir dakika…” dedi. “Sakın ola ki, biraz önce söylediklerimden benim insan mahlûkuna karşı olduğumu sanma… ben, her şeyde ve her yerde daima denge arayan, değişimi zor kabul eden, biriyim. Belki külüstür bir yaşamın, üreterek tüketmek zorunluluğunda dostlarla paylaşılan emeğin, keyifli saatlerini arıyorum, ne bileyim? Sanırım, aynı sahilin aynama yansımış bir yukarıdaki ve bir de aşağıdaki tasvirlerine bakınca, ne demek istediğimi herhalde anlarsın…”  deyip, sözü tekrar bana verdi… ve alarak sözü, yeşil gözlü dede istiridye, devam etti… 


Yaşlı ve bilge deniz minaresinin elindeki tasvir…

 Bu anlatıya nasıl başlamışsam, işte aynen öyle ki, ben otuz dört yıl önce adaya geldiğimde, ben ada sahilinde gezer, büyük oğlumun beşiğini tıngır, mıngır sallarken, ada sahili, neredeyse, Tuğrul’un vizöründen aynama yansımış yalın bir haldeydi. O sıralarda sahilde, Burgaz Palas’ın([1]) altında Yordan’ın meyhanesi neredeyse kapanmak üzereyken, zaten yarısı oluvermişti Erzincanlı Hıdır’ın kahvehanesi… onun yanında, adanın gayri safi milli hasılasının okey ve konken masalarında kişi başına düşen milli gelir olarak bölüşüldüğü bazen açık, bazen kapalı bir kahve daha, sonra sırasıyla, her gün nöbetçi Bülent Eczanesi, Sait Faik’in “Dünyanın kitaba para veren ilk bakkalına” diyerek imzalayıp, parayla sattığı, Şimdi Sevişme Vakti adlı kitabını, dükkanında özel bir camekanda saklayan Bakkal Orhan’ın yeri, bir kasap, Ali’nin Meyhanesi ile Oyuncakçı Rıza Amca’dan ibaretti.

Burgazada’nın en iyi içkili lokantası da Tuğrul’un tasvirindeki sahilde değil de adadaki camiyi karşınıza aldığınızda sol tarafa doğru, caddede kot üstünde geniş bir verandaya sahip, kışlığı, Tarlabaşı’nda karakolun sokağında Asır Restaurant olarak bilinen, İdeal Restaurant ise gerek bu eski yerinde, gerek daha sonra taşındığı Egemen Bahçedeki([2]) yeni yerinde, mezelerindeki lezzeti, servisinde ustalığı, bahçe içindeki yeşillikler arasındaki mekânındaki zarafeti ve suskunluğu ile benim en favori yerimdi.   

Adadaki bu dingin tablo, ne yazık ki ama ne mutlu ada esnafına ki, 90’lı yılların başında Barba Yani nam, sevimli bir hergelenin sahilde, nedense mavi değil, kırmızı baskın renkli bir meyhane açmasıyla sona erdi! Meze çeşidi sıradan, lezzeti sıradan, hizmeti adaya tesadüfen düşüp de kerhen iş bulanların elinde, buna bir de adanın konforsuzluktan gelen konforu eklenince, bu yere Vedat Milör bile 2,5 yıldız verir bence… ama adam, muhteşem bir muhabbet satıp, yanına bir de bizim bıkıp attığımız tarak ile kendi yaptığı mastikayı verip de sanal “gourmet”’ler “hım, aman efendim, biz şimdiye kadar böyle bir şey yemedik, her şey kıvamında, her şey harika”  deyip kendinden geçince, kışlık sekiz ayın geçimini, yazın dört aylık takıları şıkır şıkır giydirilmiş zarif ve şık fiyatlarla sağlayan ada esnafı da gelen para kokusu ile kendinden geçip, eline kazmayı küreği alan, sahildeki tüm dükkanları lokantaya çevirdi.

Hıdır’ın kahvesi önce oldu Sahil Cafe’si, sonra eli sopalı yaşlı teyze baskısı ile dip masalara konan rakı mezeleri, Sahil Restaurant olarak ele geçirdi, birer, birer tüm mevzileri…

Yanındaki kahve önce özendi Gloria Jeans’e… sonra Gani Müjde’nin dediği gibi “gülümsemeyi bilmeyen dükkân açmasın…” deyişine nispet, astı tabelasını Antigoni Restaurant olarak, sirke satan çehresiyle…

Sonraki mekan, iki nohut sandalye, bir bakla masa ile ince yüzlü, Fincan Cafe, bence lezzetiyle beş yıldız basar mutfaktaki inci yüzlü, Canan Hanım’ın eliyle…

bitişik komşusu Barba Yani’yi geçince, karşımıza yine bir muhabbet ve bir o kadar da lezzet ustası çıkar ki, o da “Keyf” nam, Fatoş’un yeri bence…

Tuğrul’un vizöründeki Çardak Restaurant’ı yani Ali’nin eski meyhanesini, bu furyanın dışında tutalım… onu, fıçı etrafında oturup, bira bu kapının ardında bir de sigara yeter bize ama  ızgara uykuluk, kokoreç, köfte de olursa, bir güzel şöyle… e tabi ki, itiraz etmeyiz diyenler getirdi bu günlere…

bir altındaki kasabın yeri mi? o şimdi Barba Yani’nin türevi… J

budur işte, bir yanda sonradan gourmet’leri, bir yanda Türk sarışınları ile yazın bizi canımızdan bezdirse de sağlık olsun ada halkına büyük katkı sağlayan, eski alt komşum, Tuğrul’un vizöründeki sahildeki restaurantların hakim olduğu, [toprağı bol olsun] Barba Yani ekonomisi…   
-----------------------------------

09 Kasım 2012, Burgazada  


[1]) Bakınız Tasvir-i Burgaz Palas
[2]) Bakınız Tasvir-i Burgaz Palas





Burgaz’da Donmuş Kareler VIII.

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL

Tasvir-i Çay Bahçesi


Burgazada’da Hakan’ın yeri
olarak da anılan yerin,  



 Burgazada Nahiyesi
Cumhuriyet Halk Partisi
olarak aynama yansımış hâli…

Burgaz Anası’nın Ekim ayı sonlarında Tasvir-i Cafe hikâyesini anlattığı sırada onun konuşmaktan oldukça zevk aldığını görünce, fırsatı kaçırmadım. Yaşadığı bölgede, hem bu sene son olarak deniz mevsimini kapamak hem de başka bir yerin hikâyesini sormak için, onu kıyıda yüzerek arayıp bulduğumda durdurup, gönlünü almak için nakaratımı da tekrarlayarak seslendim ona…



Bu da aynı yerin Tuğrul’un vizöründen,
Çay Bahçesi olarak yansımış hali… 

Ey elini öpmeye uzak kaldığım,
Erguvan saçlarına el atamadığım
Bilge Burgaz Anası!
Peki, nedir ya bu mekânın aslı astarı?

deyip, sordum ona, Tuğrul’un tasvirindeki, Çay Kahvesi olarak anılan yeri… Sormamla birlikte bir kahkaha atıp, bir su püskürtme ileri atılıp, başladı anlatmaya…

“Burası, sahibi nam, Hakan’ın Yeri, olarak bilinse de gençler tarafından,
eski idari yapılanmada nahiye olan adanın,
“Cumhuriyet Halk Fırkası Nahiye Reisliği” olarak bilinir
ve CHP olarak anılır ellili, altmışlı adalılar tarafından…

ada tarihine ve kültürüne, adalıların yaşamında ve anılarında önemli bir yer tutması nedeniyle, 
bazı sağ duyulu sağcı Belediye Meclis Üyeleri’nin de desteği ile yıkılması bile önlenmiştir bir dönem önce…

gündüzleri asma altı konken,
asma altı kanasta,
çatı altı okey
dörtlüleri birer masada,
adayı ziyarete gelenlerin gözde yerlerinden biri olan bu yerden,
tek şikayetim,
geceleri, dalgaların ninni şıpırtısında dalmışken yakamozun altında tatlı bir uykuya, atılan kahkahalarla uyandırılmam gençlik yıllarıma dönmüş rüyalarımda…
 
ama buraya asıl ününü katan Tuğrul’un tasvirindeki mavi tenteli Teras Cafe’dir, ada gençlerinin gözlerini aşıklarıyla,
dillerini krem şokola, peşmelba, krem karamelle tatlandıran
ve
Müfit Abi’nin hünerli elinde yapılan kup griye ile hazzı zirveye tırmandıran…

Şimdi her iki yerin de sahibi Hakan aynen yaşatmak istese de geleneği,
ada gençlerinin ekranlarında olduğu için sanal aşklarının gözleri,
ilaveten kalmadığı için eski sütlerle, salepler
ve Müfit Abi’nin hünerli elleri,
maalesef Teras Cafe de yitirdi ruhunu ve rengini…

Budur işte, eski fırka çatısı altındaki çay bahçesinin aynama yansımış hali …” deyip, erguvan renkli ipliksi saçlarını savurarak, kıyı boyunca yüzen Burgaz Anası bu sefer hüzünle bitirdi kendi hikâyesini…

-----------------------------------
16 Kasım 2012, Burgazada 





4 Ocak 2013 Cuma



Burgaz’da Donmuş Kareler VII.

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL
Tasvir-i Cafe


Cafe Harrison denen yerin  
Tuğrul’un vizöründen


 Burgazada Sanatoryumu olarak
aynama yansımış hâli…

Adaya, Kınalıada yönünden vapur ve motorlarla gelenlerin, adaya yaklaştıklarında gözlerine batan ilk objedir, Harisson Cafe… 

Terrigal,  Nottingham, ve Boston’daki adaşları ile bağlantısı var mıdır, bilemem ama adaya her ayak basanın, adının neden ve nereden geldiğini mutlaka sorduğu bu mekânın iticiliği,  herhalde adanın ruhuna, sesine aykırı adı ile çirkin tabelasından olsa gerek… Allah’tan ki, Allah’tan, Tuğrul’un tasvirinde yer alan cemal-i mutlak, biri hüsn-ü kuruntu, üç kişi sayesinde bu çirkinlik biraz dengeleniyor da insan bir nebze tasvire göz atabiliyor!...

deyip tasviri, yaşlı ve bilge deniz minaresine gösteren yeşil gözlü, dede istiridye, ondan “… Beni artık buna da bulaştırma, çünkü ben buraları çok iyi bilmem, hem bütün bu çirkinliklerden dolayı çok yorgunum zaten… sen, en iyisi bunu, orada Medeni Bey Burnunda yıllardır yaşayan, oraları benden daha iyi bilen, yaşlı Burgaz Anasına sor… dedi.  Ben de hazır orada biraz bekledikten sonra, erguvan renkli ipliksi saçlarını savurarak, kıyı boyunca yüzen Burgaz Anasını gördüğümde, kendisini durdurdum ve…

Ey elini öpmeye uzak kaldığım,
Erguvan saçlarına el atamadığım
Bilge Burgaz Anası!
Nedir bu mekânın aslı astarı?

diye sordum.

Sormamla birlikte, bir sevindi ki fukara… Meğer uzun zamandır kimseyle konuşamamış, sessiz ve sakin günlük işlerini görüp kuytu bir yerde uyuklar durur,  avlanacak eski gücü de olmadığından ancak yanından geçen küçük deniz canlılarına takılırmış. Kendine değer verildiğinden mi neden bilmem, bir canlandı “Dur, sana bu mekânın hikâyesini sondan başa, baştan sona, bir bir anlatayım…” deyip bir konuşmaya başladı ki, susturana aşk olsun… 

Benim genç yaşlarımda, 1926 senesinde, Tuğrul’un tasvirinde görünen Gezinti Caddesinden, yukarıda Gönüllü Caddesine kadar olan,  içinde bir de köşk bulunan bu araziyi, sahibi Sinyosoğlu’ndan, alan Dr. Medeni Akman, buradaki mevcut köşkü, lüzumlu ilavelerle hıfzıssıhhaya muvafık bir tarzda, iki sene içinde tadil ederek, 1928’de İstanbul’un ilk sanatoryumunu vücuda getirdi.

Zevcesi, Müdüre Mihrinaz Medeni Hanımefendi himayelerindeki, teşrinisani bidayetinden nisan nihayetine kadar kaloriferleri de yanan, üç pavyon mevcutlu sanatoryumun, şarki cenubî ve cenup cihetlerinden gelen rüzgârlara açıklığı hasebi ile kış, yaz güneşli ve ılık, vâsi bahçesi ise çok canlıydı. 


Burgazada Sanatoryumu
cenubî ciheti

Cenuba nazır verandalı köşkteki umumi methalinden içeri girilince I.katta idari ve hıfzıssıhha odalarına, misafir kabul salonuna, yemek salonuna, kütüphane ve yazı odasına gidilirdi. II. ve III. Katlarda şarkî cenubî cihetteki beş oda ile garbî cenubî cihetteki 5 odada beyaz lake eşyalar, ikişer yatak ve her katta da duvarları beyaz fayans kaplı apteshaneler mevcuttu.

Ne yazık ki, 1941’de Heybeliada’da açılan büyük sanatoryum nedeniyle, Burgaz Tarihi’nin satırlarına düşen bu müessesenin hastalarının, güneşlenme yerlerinden biri de bana gösterdiğiniz tasvirin Burgazada Sanatoryumu olarak aynama yansımış yeriydi. 2009 yılında, benim de gözlerimin önünde yapılan katliamla, sanatoryuma bitişik bu yerdeki sarnıcın önden yırtılması, hafriyatının yapılıp sonra da tadil edilmesi suretiyle vücuda getirilen, kâfir namlı bu müessesenin iznini ise maalesef adanın belediyesine hâkim içtimaî demokrat bir fırka tarafından verildi! Başka da ne diyeyim?

Budur işte içinde İstanbul’un belki de Türkiye’nin en eski sanatoryumu ile adını bile anmak istemediğim kâfirin yerinin anılarımda aynama yansımış hali …” deyip, erguvan renkli ipliksi saçlarını savurarak, kıyı boyunca yüzen Burgaz Anası da bitirdi kendi hikâyesini…
 
-----------------------------------
 27 Ekim 2012, Burgazada 

1 Ocak 2013 Salı


Burgaz’da Donmuş Kareler VI. 

“ aynama yansıyan anılarla, imgeler “

Fotoğraflar: Tuğrul ÜNSAL

Tasvir-i Burgaz Palas 



Burgaz Palas’ın Tuğrul’un vizöründen


 19.yüzyılının sonlarından aynama yansımış hâli…

Adaya ilk ve her ayak basanın mutlaka çektiği, neredeyse adanın simgesi diyebileceğim Tuğrul’un Burgaz Palas tasvirini, yaşlı ve bilge deniz minaresine gösterdiğimde, onu, Hıdıroğlu evinin tasvirine göre biraz daha sakin ama bu defa da buruk ve üzgün gördüm. Nitekim sözü, önce bana vererek, keyifsizliğini bu yolla da gösterdi…

“Anlat bakalım, senin de bir müddet yaşadığın bu evin([1]) hikâyesini, sonunda tamamlarım, görürsem hikâyendeki eksiklerini… “ dedi, el aldım, el verdi…

Sanat tarihindeki geçmişine bakarsak, 19. yüzyıl sonlarında, yapılan bu bina, önceleri Panteon adıyla anılırdı ki, adına uygun bir şekilde adaya ve denize iman edenlerin, adanın sessizliğinde huzur bulanların manevi tapınağı gibiydi. Daha sonra sırasıyla Otel Antigoni ve Burgaz Oteli adlarıyla 1942’ye kadar otel olarak kaldı. Ardından da tadilat geçirerek 1982’ye kadar bölüm, bölüm kiralandı.

Zamanla bakımsızlıktan harap olan bina, 1983 yılında, özgün dış görünümü aynen korunmak üzere betonarme olarak inşa edilmeden önce, ön yüzündeki Dor ve İyon düzenindeki sütunları, sütunlar üzerindeki üçgen alınlıkları, friz([2]) elemanları, yüksek tavanlarındaki tavan ve kenar süslemeleri ile Neo-Grek üslubun ilginç örneklerinden biri olarak tarihin satırlarında ve satır aralarında görkemli yerini aldı.


Bugün de cephe görünümlerinde aslına yakın olan binanın, ada meydanına bakan cephesinde, eksende zeminden yükselen dört konsolla bir balkon görürüz.  Denize bakan cephesinde ise çıkmayı taşıyan dört adet İyon başlıklı sütun, açıklıkları birbirinden ayırır. Bu cephedeki çıkmanın ikinci katı balkon açıklığı olarak değerlendirilmiş, meydana ve çarşıya bakan çıkmalar çatıda üçgen alınlıklarla taçlanmıştır. Denize ve meydana bakan çatı saçakları ile üçgen alınlıklar, damlalık frizleri ile donatılmıştır.

Arkasındaki Çarşı caddesinde, zeminden çıkan dört İyon başlı konsolla taşınan çıkmanın ön cephesi üç, yan cepheleri de üçgen alınlıklı birer pencere ile tamamlanır. Bir dönem bir dairesinde kiracı olduğum binanın eksene konumlu ana kapısını açıp içeri girdiğimizde, merdivenler bizi birinci ve ikinci katlarda dörder, en üst katta iki olmak üzere, toplam on daireye ulaştırır. 

En üst kata çıkınca, size,  açacağım ikinci kapı, binanın denize ve meydana bakan çatı dubleksi kapısıdır.

Dubleks dediğimde “ vay be, adanın istiridyesine bak, altı üstü bir istiridye ama bir nohut oda, bir bakla sofa bile yetmiyor beyefendiye…” diye dedikoduya başlamayın…

dubleks dedikleri yerin üst katı, bir seksene altmış bir yatağın ancak sığabildiği, Sabiha Gökçen’e yedek kontrol kulesi gibi bir yer olup, burada bulunan yatakta, çığlıklarından başka kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan martılar ile alamet-i farikaları, aşiretlerinin kendine özel bet sesi olan, karga filolarının trafiğini kontrol eder, bunu beceremediğimizde de ışıklar içinde yatsın, Hulki Aktunç’un Argo Sözlüğü’nün tüm sayfalarını karıştırıp dururduk…

dubleks dedikleri yerin ana katında ise dış duvarlara yakın bazı yerlerinde el parmaklarımız, ayak parmaklarımızın ucunda gezer, bazı yerlerde ise limbo yapar gibi değişik beden hareketleri yapardık… neyse ki ve ne yazık ki, bizden sonra, bütün çatı katını gizemli perdelerinin altında gizleyen bir sihirbazla, bu sorunların tamamı giderildi gizli, saklı alkışlarla…   

Uzatmayayım, o zaman, o şartlara rağmen çok mutluyduk burada… Kapılar, bacalar açık dostlukları ile bizi onurlandıran ve hala sevgilerine sığındığım karşı daire komşularımla, burada kaldırırdık elleri, sabah gidenleri uğurlamaya, akşam, namahrem paravanı bile bulunmayan ortak balkonda, mangal kokusu dolu, kadehleri havaya…

İlk burada, bu evde tanıdım, yaşlı ve bilge deniz minaresini, Pita’nın ucunda şemsin gülen yüzüyle yıkanırken, Heybeli’nin yaprak aralarında…

Karşı kıyılarda, kötülüğün ve çirkinliğin şehveti, gece karanlığın altında gizlenip de sabah olunca kıpır, kıpır ışıklar birer birer söndüğünde, ilk bu evde, bu kadar çaresiz gördüm İstanbul’u, ucubeye dönerken kahreden suskunluğunda…

İlk bu evde sevdim, yatağımda bile hissettiğim, külhanbeyi edasıyla iskeleye vuran, Şirket-i Hayriye’den kalan, Halas, Küçüksu, Kalender, Göztepe vapurlarını…


Bu evde gözledim, her birimizin evden eve, elden ele büyüyen benim de büyük oğlum, ele, avuca sığmaz, göz menzilinde asla durmaz, Kıpır Karides de dahil çocuklarımızın, ağaçlara dal,  sokaklara çığlık çığlığa neşe, balıklara yoldaş, gecelere bir yanak bir dudakla kaçamak aşka, aşık olmalarını, üstüne bir de keder varsa burunlarına içip yerlerde kıvranmalarını… deyip bitirdi yeşil gözlü, dede istiridye ve verdi sözü yaşlı ve bilge deniz minaresine…


[1]) İstiridye Tarlalarından “ İtiraflar “, sayfa 13, prg.1 “Yine indik çayıra, önce iskelenin tam karşısı Ada’nın simgesi Burgaz Palas’ın çatısına…”

[2] ) Mim. Eski Yunan ve Roma yapılarında taban kirişiyle çatı arasında kalan üzeri boydan boya kabartmalarla süslü bölüm, °efriz.


Yeşil gözlü dede istiridyenin çıkınından Burgaz Palas

“ beni eski yakın, güzel günlerine götürdün. Teşekkür ederim ama benim zihnimde Burgaz Palas ne otel, ne ev, ne simge, ne de ilginç bir örnektir… benim zihnimde Burgaz Palas, ışık içinde demlensin, ölümünden sonra da oğlu Andrea ile karısı tarafından, Burgaz Palas’ın denize bakan cephesinde işletilmeye devam edilen, üzüm ve anason kokusu yüksek tavanındaki el yapımı oymalara sinmiş, ünü, İstanbul’a bile yayılmış, Yordan’ın Meyhanesinde biçimlenir.

Vergi müfettişliğinden kaçma Mülkiyeli Muvakkar Reis’in([1]) oltasından çıkma,  kırlangıç balığının buğulamasının defne kokusu yayılır ve lokmalar düşerken, adanın ehli keyiflerinin damaklarına, Şilep Hasan, Lüfer Mehmet dâhil tekmil ada halkı burada öğrenmiştir üç otuz kuruş paraya makarnanın her türlü çeşidi arasında bir de midyelisini… ve bir daha da bulamamışlardır böyle bir ada meyhanesi, tıpkı esnaf lokantası gibi … 

Turgut Egemen([2]), Ahmet Elberger, Sezai Elgin, Coni Kaliç, Hristo Kifidis, Sven Berg, gibi adalı aksakal, bilge kişiler,  akşam üzere işten gelip, fikir tokuşturup, el ele verip olur mu olmaz mı sirtakisi çekip, burada kapı girişindeki üstü çinko kaplı, büyük yuvarlak masanın etrafında kurdular Adalar Su Sporları Kulübü Derneğini…

Yan yana konmuş üç adet servis buzdolabının üstünde kavun, peynir, lakerda, muska böreği ile ayakta demlenen akşamcılar, diğer deyişle Doktor Ahmet, Zangoç Todori ve Kasap Kiryako gibi kılıbıklar, burada yazdırırlardı adlarını erkek olarak hesaba, sonra da tıpış tıpış yürüyüp giderlerdi, eli belinde, sivri dilinde konutlarına…

müdavimlerinin diğerleri, Bakkal Niko, Hamal Ahelia, İstiklal Harbi Gazisi Topal İsmail, Çanakkale Savaşı Gazisi Tütüncü Yanko[3], her zaman, her yerde kendi dil ve dinlerinde bereket duasıyla aynı kaptan yiyip, aynı kaptan içseler de asla siyaset konuşmazlardı burada, bu mekânda…

… siyaset konuşulmazdı ama ne yazık ki, [ sonrasında Eftelia’nın ardına bakmadan gittiği    ( [4]) ] Eylül’ün o meşum 6. günü, Komiser Ahmet ile Bekçi Cebrail, bu mekânda topladılar adalıları omuz omuza, ada dışından gelen çapulcuları adanın Heybeli’ye bakan kıyısı, altı numarada denize dökmek için… ve o gece, tek bir adalının bile kılına zarar gelmedi, dostlarına, arkadaşlarına sadık, başı dik, onur dolu Burgazada’da…[5]

Budur işte içinde adanın hikâyesini barındıran Yordan’ın meyhanesi ile Burgaz Palas’ın anılarımda aynama yansımış hali …” deyip, bitirdi, yaşlı ve bilge, deniz minaresi…
 -----------------------------------
 15 Ekim 2012, Burgazada



[1]) Burgazada’nın Alman Lisesi ve Mülkiye mezunu balıkçısı, Muvakkar Orhon’un balkonundan çarşıya müthiş bir klarnet melodisi dağıldı. Akşamın alaca karanlığına bürünen balkonda Muvakkar Abi, rakı elinde, daimi konuğu ünlü cazcı Hırant Lusigyan’ı dinliyordu. Muvakkar, Mülkiye’yi bitirdikten sonra vergi müfettişliği yapmaya başlamıştı. Bir vergi kaçakçılığını ortaya çıkardığında, kaçakçı rüşvet teklif edince Muvakkar adamı güzelce dövdü. Bir süre sonra kaçakçının adamları da onu öldüresiye dövünce, bu işin kendine göre olmadığını anlayan Muvakkar bir balıkçı motoru alıp Burgazada’ya yerleşip profesyonel balıkçılığa başladı.
[2]) Her şey Adalar Su Sporları kurucularından Turgut Egemen’e bir çift aslan yavrusu hediye edilmesiyle başladı. Burgazada’daki evinin bahçesinde baktığı aslanlar büyümeye başlayınca Ada’nın ünlü bostancısı Taso’nun bugün Burgazada Cemevi’nin de bulunduğu vakfa ait araziyi kiralayıp Burgazada Hayvanat Bahçesini kurdu. Hayvanat bahçesi 1970 yılında kapatıldı.
[3] ) Bir bacağını Çanakkale’de bırakan Gazi Topal Yanko Mataka’nın iskelenin tam karşısındaki ahşap evin altında derme çatma bir dükkanı vardı.Tekel maddesinden, kuru yemişe, oyuncaktan kırtasiye ve tuhafiyeye her şeyi satardı. En önemli müşterileri çocuklardı.
[4] ) Bkz. Tasvir-i Hıdıroğlu Evi, son paragraf
[5]) Bekçi Halit ile Cebrail, Hüseyin Kaptan’ın teknesindeki yirmi kişiyi uygun noktalara yerleştirdi. Av tüfekliler konuşlandı. Sapanlı gençler onların arasına yerleştirildi. “DUR” ihtarına uymayan teknelere taş atılacak, su kesimlerine ateş edilecekti. İnsanlara değil… 1955 yılının 6 Eylül Salı günü yağmacıların, farklı dinden insanların yoğun olarak yaşadığı Adalar’a saldırması bekleniyordu. Burgazada Nahiye Müdürü Zühtü, Komiserleri Ahmet ve Remzi adalıları örgütledi. Farklı dindekiler Müslüman evlerinde korumaya alındı. Ayrıca, silahlı adalılar adanın kıyılarında karaya çıkılabilecek kritik noktalara yerleştirildi. Nitekim yağmacı tekneleri, Burgazada’ya geldiler ama bütün saldırıları püskürtüldü. Kaçarlarken iki tekneleri çarpışıp battı ama ne yağmacılardan ne de adalılardan kimse vurulmadı ve ölmedi.