12 Mart 2015 Perşembe

Mehmet Altın

KUTSALIN KIRK SATIRINDA

“ Hüzünle Dolu Gözler ”

Anlatı







ÖNSÖZ

Dedi, “Öldürmeyeceksin.”  On Emir.
·          "Bir kente saldırmadan önce, kent halkına barış önerin. Barış önerinizi benimser, kapılarını size açarlarsa, kentte yaşayanların tümü sizin için angaryasına çalışacak, size hizmet edecekler. Ama barış önerinizi geri çevirir, sizinle savaşmak isterlerse, kenti kuşatın. Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınız Rabbin size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz." (Tesniye 20:10-14)
·          "Sen benim savaş çomağım, savaş silahımsın. Ulusları parçalayacak, krallıkları yok edeceğim seninle. Seninle, atları ve binicilerini, savaş arabalarıyla sürücülerini kırıp ezeceğim. Erkeklerle kadınları, gençlerle yaşlıları, delikanlılarla genç kızları, çobanla sürüsünü, çiftçiyle öküzlerini, valilerle yardımcılarını darmadağın edeceğim. (Yeremya 51:20-23)
·          "Şimdi git, Amalekliler'e saldır. Onlara ait her şeyi tamamen yok et, hiçbir şeyi esirgeme. Erkek, kadın, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.(1. Samuel 15/3)
·          "O şehrin ahalisini mutlaka kılıçtan geçireceksin, onu ve onda olan her şeyi, hayvanlarını tamamen yok edeceksin. Bütün mallarını meydanın ortasına döküp şehri ve her şeyi yakacaksın. Bunları Allah rızası için yapacaksın ve o yer ebedi olarak tarumar olup bir yığın haline gelecektir." (Yasanın Tekrarı,13;15-16)

Dedi, “Adam öldürmeyeceksin.”  Matta 5.21-26, İncil
·          "Yeryüzüne barış getirmeye geldiğimi sanmayın! Ben barış değil kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben oğulla babasının, kızla annesinin, gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. İnsanın düşmanları, kendi ev halkı olacaktır."  (Matta 10; 34-36)

·          "Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır." (Nahl, 16/126)
·          "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez." (Bakara, 2/190)
·          "Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvaya en uygun hareket budur. Allah'a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır." (Maide, 5/8)
·          Efendimizin söz ve uygulamalarıyla savaş hukuku daha ayrıntılı bir şekilde teşekkül etmiştir. Savaşa gönderdiği komutanlara şu talimatı veriyordu; "Allah'ın adıyla yola koyulun, Allah yolunda mücadele verin, savaştığınız insanlarla aranızda bir anlaşma var ise ona riayet edin, haddi aşmayın, meşru savaş esnasında öldürdüğünüz insanlara müsle (cesetlerine saygısızlık edip burnunu kulağını kesme) yapmayın, çocukları, yaşlıları, kadınları, ibadethanelerdeki insanları öldürmeyin." (Müsned, 1/300; Ebu Davud, Cihad 82; Sünen-i Kübra, 9/90)
·          Hz. Ebu Bekir de Suriye'ye gönderdiği Hz. Üsame'ye şu talimatı vermiştir; "Ey Üsâme! İhanet etmeyin, haksızlık etmeyin, mal yağmalamayın, (meşru öldürmenin dışına çıkıp) müsle yapmayın (ölü cesedin azalarına dokunmayın); çocuk, yaşlanmış, ihtiyar, kadın öldürmeyin, hurmalıkları kesip yakmayın. Meyveli bir ağacı da kesmeyin. Yemek maksadı olmaksızın davar, sığır, deve öldürmeyin. Yol boyu mabetlere çekilmiş insanlara rastlayabilirsiniz, onlara dokunmayın, ibadetlerine karışmayın..." (İbnü'l-Esir, 2/335)
·          Savaş esnasında öldürülmüş bir kadını görünce; "bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?" demiş ve Müslüman’ın karşısına silahı ile çıkmayan kadınların savaşta bile öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147)


  





“Ey Laliş’in kutsal toprakları,
topraklarının ne kadarında,
Ezîdî analarının gözyaşları var?” (*)
-----------------------
(*) “Ey tuzlu deniz, tuzunun ne kadarında Portekiz'in gözyaşları var?”  
Fernando Pessoa



KUTSALIN KIRK SATIRINDA


“ Hüzün Dolu Gözler ”

Eylül ayının başlarıydı, şemsin, değişmez tören sıfatında gün doğumunda kalkıp da gök kubbeden yansıyan ışıklarıyla denizden yumak çekip, örüp yüzeye serdiği eflatunlar, maviler, lacivertler ile Burgaz’ın ve Heybeli’nin topraklarından topladığı yeşilleri gözüme ve gönlüme doldurduğu; nadir ve kederli zamanlarında gördüğüm, doğrusu görmek istemediğim, geceden kalma kara kırmızıya kesmiş dağınık saçlarını Dragos ile Kaşık Adası arasına serdiği bir gündü. O gün, günlerden Pazar, ben, Kaşığın ucundaki kayada açık havada oynak gölgelerin altındaydım, sim telinde gözyaşları üzerime damlayan…

Hayırdır deyip gözlerimi kaldırdığımda erguvan renkli leyleklerin([1]) atabeylerini gördüm, ağlayarak Kaşık Adası üstünden Burgaz Adası tepesinde Hıristos’taki konak yerine ilk yaklaşan Bargu’ydu gözüme çarpan… o ki, leyleklerin göç yollarını belirleyen yüce kurmay komutan. Diğerleri hava bilici Tefnut’tu Bargu’nun sağında uçan; Bargu’nun belirlediği yollarda uçuşlara kumanda eden Shu’ydu solunda uçan ve hepsinin önünde de büyük, küçük bütün leyleklerin sonsuz saygısında, aksakallı izci Şebefruz’du ağır ağır kanat çırpan… hayret ve merakla baktım onlara, onlar ki leyleklerin en bilgeleri, leyleklerin atabeylerinin ne işleri vardı bu mevsimde, buralarda?

Diz vurup, el edip, seslendim, ey yüce Şebefruz, Tefnut ve Shu ve iki kere yüce Bargu, geçip gitmeyin de söyleyin bana, ne işiniz var bu mevsimde, buralarda? … dediler, dur hele, merak etme, Hıristos’ta bir nefeslenelim, yer edinip beslenelim, zaten bizim de düşüncemiz paylaşmaktır nedir derdimiz, kederimiz, bütün canlılar bilsin isteriz… deyip, vardılar Hıristos’a Neredeyse yarım gün geçtikten sonra, dördü de göç yollarında yön belirlemede kullandıkları ama hayatımda hiçbir zaman görmediğim ve göremeyeceğim gibi asla konaklamadıkları, konaklamayacakları, adamın, Kaşık Adasının, kondular Haybeli ile Burgaz’a bakan burnuna, diğer deyişle kaşığın sapının ucuna…

Ben, olmayayım diye Ağustos sıcağında mevta, yarı kabuğum suda yarı kabuğum dışarıda, onları da duymak üzere kıyıya iyice yakın tutundum ve yerleştim bir kayaya, endişeli beyaz sakallarımla… Adanın koruyucu ve kollayıcı köpekleri Ilgar ile Partal da mevzi aldılar, hadi gidin işinize konumuna ayarlanmış gözleriyle, yaklaştırmamak üzere pazar günü Kaşığın etrafında sağa sola demir atmış teknelerdeki meraklı insanları, bizlerin yanı başına… El alıp, el verip, müsaade isteyip başladı iki kere yüce Bargu anlatmaya…

Bizi buraya, yüceler yücesi Yüce Lak Abdülhabir gönderdi… son zamanlarda Konstantinopolis ve çevresindeki göç yollarımızı belirleyen işaretlerin, konakladığımız yerlerde beslendiğimiz akarsuların, göllerin, longoz ve bataklıkların insanoğlunun istemem yan cebine konmuş para cüzdanı içindeki bitmez tükenmez hırsına dualar eşliğinde kurban, kazar, keser, kırar, doldurur, dökerleri ile yok edilmeleri nedeniyle… gönderdi ki, izleyen günlerde Konstantinopolis üzerine bir kol batıdan, bir kol da kuzeyden gelecek leyleklerin  edep ve erkanına önce nezaret edip sonra da bu konuyu beraberce münakaşa ve münazara ederek,  gelecek yıllardaki göçlerimizi nasıl, nerelerden ve ne zamanlarda yapmamız gerektiği konusunda yeni genel güdüler geliştirmek ve önlemler almak üzere…

Biz de bunun üzerine, dördümüz, yani ben, Tefnut, Shu ve Şebefruz havalandık… bıyıklı sumru, bize benzer gri balıkçıllar, yarım halkalı yağmurcunlar, kaşıkgagalar, karabataklar, akbalıkçıllar ve kelaynakların akrabası akaynak, ibisler velhasıl dinleri, dilleri, kültürleri ayrı ama asırlardır beraber ve yan yana yaşadığımız komşu kavim ve dostların, “ yolunuz açık, gözleriniz keskin, rüzgârınız bol, olsun… uğurdur, uğur, uğur ola” nidaları, gakları, vrakları ve şakımalarıyla…  Nil’in yatağındaki Kocabaş Leylekler Meclisi yerleşkesindeki, kadim ve antik papirüsten mamul, yuvalarımızdan...

ve her zaman kullandığımız rotayı izledik Sina Yarımadası ve Kudüs’e kadar… Kudüs’ten sonra yüz yıllardır bir an önce konaklamak için kanat çırptığımız; kokusunu alır almaz gözlerimizi kapayıp kokusundan ulaştığımız; yasemin kokulu şehir Şam ise son birkaç yıldır artık yasemin yerine barut, duman, kan ve ölüm koktuğundan; oradaki çocukların ne olur bizi de alın götürün sözleriyle, gözlerine dayanmak mümkün olmadığı gibi bu yörelerde artık siparişi verilip de gagalarımızda teslim edeceğimiz emanet bebek torbaları bulunmadığından; rotamızdan çıkan Şam’ı yan geçip kıyı boyunca uçup Kudüs’ten sonra önce vardık Beyrut’a sonra da Antakya’ya...

Antakya’da her zaman konakladığımız Asi Nehri konaklama bölgesine indiğimizde bizi karşılayan Yerelbaşlak ile beraber yediğimiz akşam yemeğinden sonra kahvelerimizi içmek üzere çekildiğimiz bir köşede gördük ki, çevremizdeki leyleklerin akşam yemeğinde yedikleri o güzelim taze nehir mahlûkları bile getirmemiş keyiflerini yerine, ne laklayan var ne de taklayan başları ermiş gibi göğe, tam tersine hepsinin başı yerde … 

Sordum Yerelbaşlak’a nedir, neler oluyor, Antakya’da yaşayan kavmimizin bu keyifsizliği de ne? Gönüllerini kıran sizin beceriksizliğiniz midir, sevk ve idarede? Yoksa burada da mı insanoğlu çeşitli zulümlerinden birini reva görmekte sizlere? Göğü delen üst üste kıç kıça evler yüzünden, yuva yapacak bacalı evler kalmadı da dost ve arkadaşlarınız başka kavim ve ülkelere mi gitti birer, birer? Yavrularınızı eğitecek, toprağı didikleyip bulunan haşarat-ı hayvaniye ile yiyecekleri çeşitlendirecek, kanat altına baş koyup dinlenecek çayır, çimen; gölgesine sığınacak ağaçlar buralarda da mı giderek bitiyor, onlar diyor eşekoğlu eşek, ben diyeyim insanoğlu insanların yüzünden?  Şu kenarında yurt tuğumuz, asırlardır bize şemsin ışıklarını gagamıza, gönlümüze sağlık ve bereketle taşıyan ulu ve bilge mavi nehir ile kolları ve çevresi de mi tehlikede insanoğlu denilen ahmağın yüzünden? Onların bilgeleri nerede? Bilgeleri de mi insanoğlu insana artık söz geçiremez de çekilmişler köşelerine?  Düşünmezler mi yarın çocukları hangi toprakta bulacaklar rızıklarını ve hangi suya banacaklar ekmeklerini? Hangi çiçeğe konacak arılar, hangi toprakta yetişecek buğday, hangi sütü içecek, hangi zeytini yiyecek çocuklar? Bilmezler mi ki bu toprakların koruyucu ve kollayıcı olduğu kadar hiddetini? Kimdir bu “ açıkgözlü “ körler? Kutsallarının, kutsal kitaplarının kırk satırında, satır aralarında da mı yazmaz, etmek için dualarını, sunmak için şükranlarını, arındırmak için ruhlarını, kutsal bir mekânın sessizliği ve dinginliği gerek?

“Ey yüce Bargu, bu dediklerin hepsi de var bizim üzüntülü gözlerimizde ve dillerimizde ama bizi asıl kederlendiren ve kaygılara tutsak eden yaşayıp da gördüklerimizdir ki, bundan daha kötüsü hangi kutsalın kırk satırında yer alır, kutsal adına bu yapılanlar bilmem? Ve bu nedenledir ki, günlerdir kendimizden şüphe edip kendi kutsalımızı bile sorgulamaya başladık, acaba bizim aramızda da var mıdır diye rezil ve edepsiz deyişler ile düzen?”  diyerek seslendi, bizim konuşmalarımızı dinleyen leyleklerden birisi. Çağırdım, “ Gel bakalım gençlak, önce bağışla bana ismini, sonra anlat da bilelim nedir kederlendiren hatta kahreden seni ve sizleri?

Öne çıktı gençlak, genç dedimse sadece benden genç; nice rüzgârlar görmüş kanatları gelişmiş; nice azık ve torba taşımış, yuva yapmış, aş bulmuş, uzun gagasına düşman başına onlarca çentik atılmış; belli ki nice damlalar, buz kristalleri, kum taneleri arasından süzülüp de göz bebeğine yansıyan her bir nesneyi elekten geçirip iyi, kötü, dost, düşman çok şey görüp geçirmiş; gözleri keskin, aydınlık yüzlü, leylek gibi bir leylekti bu yiğit… önce açtı gagasını konuşmak için ama ne çare ki ,konuşamadı gözündeki yaşlardan, sonra yutkundu ve toparladı kendini ve dedi…

Ben, buraya göçen her dinden,
her dilden kanat kanada yaşayan,
rızkımızı hakçasına paylaşan
leyleklerden biriyim ki,
yüce Bargu,
güneşe tapan, güneşin kulu Abdülşems’in adı, adımdır…

ve
bizler bilirdik ki,
kutsalların
koruyucu ve kollayıcılığında
hoşgörüsünde, bağışlayıcılığında
her türden, her cinsten her dinden ve her dilden yaşayanların
etmeleri için dualarını,
sunmaları için şükranlarını,
arındırmaları için ruhlarını…
semavi dinlerin doğduğu
 kutsal kitapların değil yalnız kırk satırının
 binlerce satırının yazıldığı
bu topraklardır ki,
toprakların en kutsalı…

oysa bize belletilen ve bellediğimiz bu kutsal topraklarda, son günlerde sözde kutsal adına yapılan öyle şeyler gördük, öyle şeyler dinledik ve işittik ki, ikrah edip, soğuduk, buza kestik,  utandık işitip, dinleyip gördüklerimizden ki ne kutsalların kırk satırında ne de satır aralarında yazılı olmalı… anlatayım, el verip, baş vurup izninizi dilerken…   

Ağustos ayının başlarıydı. Her zaman olduğu gibi varlığını hiçbir zaman havadan, sudan, topraktan ve bizden esirgemeyen Şemsin, aylak gezen bulutların arasından uzattığı koruyan ve kollayan nefesini kanatlarıma doldurmak, ellerinden öpmek için, ben daha çocukken yurt tuttuğumuz Oksitanya’daki kadim Katar Şövalyelerinin Kahraman Montsegur Kalesi benzeri Asip kalesi üzerine kurulmuş şehrin, şemsi görmeye hevesli ve dolgun ve doygun sularının; hızlı zengin yer altı kaynaklarının oluşturduğu; günlük nafakamızı ziyadesiyle çıkardığımız, yuvama yakın gölete gittiğimde, Şems, karşıki dağlarda, Urartulardan kalma, Urartuların aynasında Şivini olarak bilinen kendi adına adanmış, kule tapınağının bulunduğu  Çele’yi kızıl saçlarında vaftize aldıktan sonra Çukurca’dan bize doğru kadem kadem her bir karış toprağı kutsayarak, uzattığında koruyan ve kollayan kollarını bizden yana… üç kişi gördüm, o sırada, göletin surlara karşı kıyısında…

Tanırdım onları. Biri aydınlık yüzü, sıfıra vurulmuş saçları, gülmeye hazır çizgi dudaklı Ronî, bir diğeri şalvarının üstüne giydiği kırmızı entarisine sarkmış yandan örgülü kumral saçları, oval yüzüne hokka gibi oturmuş burnunu ortalayan yeşil gözleri ile gün kokulu kız kardeşi Rojbin’di be başında beyaz kefiyesi, yeşil şalvarı, siyah ceketi, çukura kaçmış güleç siyah gözleri, çıkık elmacık kemikleri, pamuk şekere bulanmış sarkık bıyıklarının altından adı gibi bizlere her daim gülen dedeleri, Berken Ağaydı üçüncüsü…. üçü de sırlar kesesine bürünmüş dinlerinde, kadife çiçeği kıvamına gelmiş şemse karşı, namaza durmuşlarsa da güzelliğine anlam veren, olmazsa olmaz her zamanki hınzırlığı ile Rojbin bir yandan namaza dururken bir yandan da ağabeyini dürtükleyip, gıdıklayarak onu güldürmeye çalışıyor, dedesini kızdırmamaya konuşlu zavallı Ronî de gülmemek için direnen, direndikçe daha da incelen dudaklarını ısırıyordu, göletin şehre bakan yemyeşil sol kıyısında…

Berken Ağa, zaman zaman torunları, zaman zaman da ahret bacısı, adı gibi nur yüzlü, komşusu dul Ronahî Bacıyla her sabah ve her akşam inancı gereği etrafta kimsenin olup olmadığını gözleriyle sorguladıktan sonra göletin hep aynı noktasındaki seccade misali yeşilliklerde sabah akşam üçer defa rükûa varıp sabahları sabah ve evger duasını, akşamları güneş batışı ve şehadet dualarını okuyup Melek Tavus’un kanatlarına sığınıp namazını kılardı.  Namazdan sonra, dış kapısının önünde asma kaplı çardakla süslü; göletin bol ve verimli sularıyla beslenen çeşitli sebzeler yetiştirdikleri bostanı olan; el sürmeye kıymadıkları, kıyamadıkları, şükrederek meyvelerini yedikleri yine inancı gereği kesmeye yasaklı ağaçlar arasında gizli, ağaçlarla dilli, etrafı kolye gibi dutlarla çevrili; bacasının yanında yuva yapmamız için bize göre düzen kuracak kadar gönlü zengin oğlu, gelini ve torunları ile yaşadığı; gölet ile Amediya şehrinin surları arasında surlara yakın tek katlı, üç göz odalı, evine geri dönerdi. Bir tek cumartesi günleri çalışmaz onun dışında boş durmaz hava şartları uygunsa bostanda çalışır, çalışmadığı, çalışamadığı zamanlarda hamdederdi yaşadığına…ardından kutsal kitapları Kitab-al Cilva’yı ve/veya geçmişlerini bildiren, adap ve erkân öğreten kitapları, Mashaf-i Reş’i okurdu. Okurdu O’nun dediklerini, alt alta ve altta yazılı bildirdiklerini…
“Ben ki vardım, varım, sonsuza dek var olacağım;
tüm yaratılmışlara hükmüm geçer,
tüm olaylar ve benim erkim altındaki varlıklarla ilgili her şey,
benim buyruğumla olur.
Gelişime bakar, yararlı olan neyse, onu uygularım.
Alan da benim, veren de;
zengin eden, fakir eden de;
mutlu kılan, mutsuz kılan da;
bana karışmak hakkına ve yetkisine sahip hiçbir güç yoktur.
Bana engel olmaya çalışanların üzerine acılarla hastalıklar yağdırırım.
Yeryüzündeki ve gökteki hayvanlar, denizdeki balıklar,
hepsi benim yönetim ve denetimim altındadırlar.
Mevsimler dört tanedir, unsurları da
(Dört unsur = Adem' in bedenini oluşturan toprak, hava, ateş, su) dört tanedir;
bunları ben, bağışladım.
Diğer kutsal kitaplar, yasalarıma uygun oldukları ölçüde kabul görürler;
Sakin adımı,  ya da bana yakıştırılan adları ağzınıza almayın, günaha girersiniz.
Beni simgeleyen şeylere ve resimlere saygılarınızı sunun;
çünkü onlar yasalarıma aykırı olan davranışlarınızı anımsatacaktır.
Yardımcılarımın buyruklarına uyun, sözlerine kulak verin ki benden aldıkları öte dünya bilgisini size iletsinler.”

Berken Ağa’nın uzun boylu, yapılı bedeni, köşeli ve gamzeli çenesinin üzerine oturmuş kendi oğlu Ronî’ye de miras verdiği çizgi dudaklarının üstündeki düzgün burnunu taçlandıran çelik mavi gözleriyle yakışıklı oğlu Hejar ise kavminin, her daim korunma ve savunma şartlı refleksi içinde, çevrelerinde yaşayan, yaşı gelen, eli silah tutan pek çok kişi gibi askere gitmek zorunda kalmış, o da az konuşan, mahzun ela gözleriyle buyurgan, ince uzun parmaklı ellerinin emeğinde sevecen, onurunda dik, saygıda eğik lale bedenli, ince belli gelini Şilêr ile torunlarını, Melek Tavus’un kanatlarının altına koymasına koymuştu. Koymuştu ama hem iyiliğin hem kötülüğün kaynağını simgeleyen, gözleriyle dile gelen, göremeyenlere dili belası ile gösteren O’ndan, her gün etraflarında olanları duyduklarından beri daha korkar olmuş, bu nedenle, tanrının gölgesi O’na ibadetini daha da kusursuz kılmaya çalışmaktaydı ki O, onları korusun.

Bu inançla dua ederken, sonsuzluğuna inandığı, yeşili kutsallıkla sarıp sarmalayan, kadınlarının saçlarına makas değdirilmeyen, lacivert giyilmeyen, dışarıdan kimsenin girişine izin verilmeyen, kısacası yaşadığı şehir gibi kadim surlarla çevrili kavmi,  doğduğunda vaftiz edilip ruhunu dinleyip dinlendirdiği gölet ile evinden oluşan ceviz içi kadar gerçek dünyasında,  yaşarken öte yandan da uzakları görme ve yaşama isteği Berken Ağa’da gerçek bir tutkuya dönüşmüştü.

Öyle ve biz öyle söyledi ki; geceleri gözkapakların altında aynı tutkuyla oynayan gözyuvarları, herhalde bizlere olan sevgisinden de ilham, gelecek yaşamında onu sırtına beyaz bir İnci konmuş Anfar adlı leyleğe dönüştürüyor, bu nedenle bize olan sevgi ve ilgisi artıyor, bu zincirleme etkileşim, onunla bizim aramızda koreografisi çimenlere çizili, notaları suya yazılı, sessiz bir baleye dönüşüyor, dans, dekor, kostüm, ışık bu küçük dünyanın içinde günden güne evrilirken davranış kodlarımız hiç değişmiyordu. Rüya ile gerçek birbirine karışırken, kabilemizdeki yedi leyleğin her birine taktığı adlarla, ben, Azrail, diğerleri, Azazil, Derdail, Israfil, Mikail, Semail, Cebrail ile Nurail’e giydirirken birer harmaniye Berken Ağa  kendi de dönüşürken Anfar’a rüyasında, her birimizin harmaniyesine yükledi, alaim-i semanın yedi rengindeki göğü… imbikten geçirdiği suyla ve elek elek, öbek öbek döktüğü toprakla giydirdiği yeryüzünü… kora buladığı şems ile şemse tutkun sin’i… renk ahenk giydirdiği kuşları… koca kulaklı, koca kafalı, uzun bacaklı sıska, keskin dişleriyle yatmış pusuya, yeraltında usta, her bir kuyruk darbesi yıkıcı dalgalı, nazlı ve narin mercanlarda gezen, velhasıl bin bir çeşit haşerat ve hayvan ile siklamen fuşyası, mimoza sarısı, güne dönmüş turuncu, mürdüm bordosu, kardinal kırmızısı, bahar gelini beyazı, zerde sarısı çiçekleri de birer, birer yükledi sırtımıza… ve uçtu Anfar eflatun renkli harmaniyesine yüklediği büyük beyaz İnci ile… ve o uçarken inci de yuvarlanarak büyüdü sırtında… İnci büyüdü, İnci daha da büyürken taşıyamaz oldu inciyi Anfar… silkeledi sırtından İnciyi, İnci düştü dörde kesti. Parçalardan biri yeryüzünün altına, biri gökyüzünün kapısına yerleşti, biri su oldu buluta evirildi, diğeri kırpılıp yıldızlara dönüştü. Sonra rüyasında gördü O’nu, Melek Tavus’u gördü Berken Ağa… O, çıkınında toprak, testisinde su, tulumunda hava, elinde ateşle, Adamın heykelini yontup, ruhunu üfleyip,  kutsal ülke Laleş’te, zemzem suyunda arındırırken yontusunu kirinden… yeşile kesti toprak, kuşkonmaz yeşiline, çelik yeşiline, eğrelti yeşiline, limon yeşiline, çam yeşiline, orman yeşiline, zeytin yeşiline, mersin yeşiline, armut yeşiline, çay yeşiline, ıhlamur yeşiline, kesti de yine de doyamadı yeşile… ama Adam doyunca yeşile, ilendi yalnızlığına yeşillikler içinde,  O da Adam’ın sol koltuğunun altından Havva’yı yontturdu, gönderdiği melekle ve bıraktı melek Havva’yı Dut Ağacının dibine, gece Zeytin püresi yanan kandiller eşliğinde…

O gün de aynı rüyaların esrikliği içinde oğlunun oğlu ve oğlunun kızı ile bir yandan kılarken namazını bir yandan Eylül başında tutacağı orucun ardından ölmeden önce son bir defa hacca gidip sandukayı üç kere dönüp, yüz sürüp, sonra alttan başlayarak Cem-i Sanacık’ın her bir boğumu ile zemzem dolu bakır ibriğini öperken, ruhunun baştan aşağıya duaya dönüşmüş dünyasında, soruyordu aklına, başına tekrar gidebilecek miyim acaba?

İşte tam o anda çığlıklar duyuldu bir anda! Asılı kaldı, duaları havada… soktu torunlarını, yedi leyleğin kanatlarının altına ve koştu kaygı ve korkuya kesmiş yüzüyle evine doğru zaptı zor bir telaşla… Kıpırdayamıyorduk biz, Ronî ve Rojbin’i korumak ve kollamak andına, ama duyabiliyorduk aman dileyerek yalvaran ve yakaran her dil ve dinde sesleri ki, varacak mıydı göğün yedi katına, duyulacak mıydı acaba orada?  Vardığında Berken Ağa, evinin yamacına … Ronahî Bacının boğuk, gelini Şilêr’in çığlığa kesmiş seslerinin ayırdına, kartala döndü gözleri, pençeye bilendi elleri, çıkardı naif ruhu cüppesini, donandı Mezopotamya’nın her koşulda yaşamaya ve yaşama tutkun,  savaşçı genlerini…  Yavaşça yaklaştı evinin damına, bir tilkinin dönme dolap sabrıyla… girince menziline olan biten evinin önünde ve dolayında… gördüğü… inançlarındaki kara leke maskeli yüzlerinde, bağnazlıklarındaki derbeder kelimelerle öldürücü kurşun tüfeklerinde,  sözün acımasız keskinliğindeki bıçaklarıyla, kula kulluk eden benlikleriyle iki DÎIŞ’in biri dış kapı önündeki çardağın direğine yaslamışken sol koluyla boynunu boğmaya yazdığı, sağ elindeki bıçakla da gözlerini tehdit ettiği Ronahî Bacının bedenini, diğeri ise çardaktaki masaya beline kadar yatırdığı Şiler’e,
-hiç debelenme, az sonra alacağım, kafirlere yataklık etmiş, benden gelecek kafire de yataklık edecek rahmini,  
derken,  Berken Ağa’nın gırtlağından çıkan ses değildi, sesin ve gücün ateş olup yağmasıydı mancınıkla fırlatılan… ve çökerken Berken Ağa gelininin üstündekine her zaman cebinde bulunan küçük budama testeresi ile… o anda Ronahî Bacı’nın boynunu kıran diğeri ateş etti Berken Ağa’ya, Berken Ağa ile beraber Şiler’in üstündeki DÎIŞ’in kara kefenli bedeni düşerken yere
-bu kafirlerin satırlarının aralarından kan akan kutsallarında yazan ‘Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya uğrar.’
diyen Berken Ağa’nın son sözleriydi.

Silah sesini duyunca bizler, her zaman yaptığımız, havalanıp kendimizi güvenceye almamızı dürten güdüye telek kıvırdık ve yedi kutsal leylek çocukları kollarken, bizler hızla kanat çırptık doğru Berken Ağa’nın evine, içimizden gelen diğer dürtüyle… ve gördüğümüz Şiler’in üstündeki DÎIŞ’in cansız bedeninin yanında Berken Ağa’nın cansız bedenine ağlayarak sarılmaya çalışan Şiler’in, diğer DÎIŞ tarafından sürüklenen bedeniydi o zamana kadar beslenmenin dışında hiçbir canlıya gaga kaldırmamış bizleri zıvanadan çıkaran…  birimiz arkadan saldırdı onun dikkatini dağıtırken, diğerimiz derin bir gaga darbesiyle aldı bir gözünü, bir diğerimize yem olarak sunarken… birimiz saçından çekiştirirken, diğerimiz vurdu gagasını tetikteki eline, silahını düşürtürken… hipnoza girmiş, kanat vurup, daireler halinde bizler hu çekip dönerken kalktı Şiler, elinde cansız DÎIŞ’in kan kokan bıçağı ile çöktü diğerinin gırtlağına ve fışkırırken DÎIŞ’in koyu karanlık kanı üstüne başına… avazı aştı yedi tepe, yedi dağ, yedi ırmak, yedi göl, yedi deniz, yedi ülkeye ve ulaştı yedi milyar yedi yüz milyon yedi yüz yetmiş yedi bin insana babam aşkına “

ve sonra Şiler, aldı çocukları Roni ve Rojbin’i yedi kutsal leyleğin kollarından ve aceleyle çıkarıp kinini koyu karanlık kanlı giysilerini giydi bayramlık elbiselerini... giydi de çocukları intikam bulaşmış giysileri yerine sevince donanmış giysileri görsün… bir yandan giyinip bir yandan da taşıyabileceği gerekli eşyalarını ve iki çocuğu ile cezalandırılacakları kaygı ve korkusu ile terk ederken sihri sarsılmış evini, toparladı zihni sarsılmış kendini ve yüreği ağlarken yüzü gülerek geçti artık korkmayın sadece bir müddet buralardan ayrılmamız gerekecek sözleriyle uzaklaştırdı çocuklarının kaygı selini…  ve yürüdüler günün hüznünü göğe salmış gölün puslu, sazlarla gölgeli keçi yollarından gözleri arkada, başları önde, gözyaşları birbirlerine perdeli yanaklarından damlarken ayaklarına, akılları da bir ileriye gidiyordu bir geriye, bir de hiç biri fark etmese de Şiler’in gölgesi görüyor ve biliyordu ki onu ıslatan ne gözyaşlarıydı ne de nem, onu ıslatan Şiler’den damlayan kandı birer birer üstüne, üstüne… onlar ise düşünceler içinde dönmemiz gerek, babamız Hejar bize, biz babamız Hejar’a gerek, dönemeyiz DÎIŞ daha akşamına çöker kapımıza, intikam aşkına o zaman ne Hejar bize yar olur, ne biz Hejar’a deyip daha da hızlandılar ağustos ayının nemli, imbik çeken havasında, hızlandılar da Şiler’in gölgesine damlayan kan da iki kere gölgesinin üstüne bir kere yalın toprağa damlamsys başladı ritmik aralıklarla…

İki tarafı çeltik tarlalarıyla ve kenarında saygı duruşunda sazlarla kaplı güvene adım attıkları yol ne kadar düzgün olsa da  soluyup da adım atmaya çalıştıkları hava bir o kadar yıldırıcı ve yakıcı olduğundan başlangıçtaki hızları yavaş yavaş düşer ve gözleri serin ve gölgeli bir yer ararken birden bir toz bulutu gördüler yolun yakın ilersinde sütre gerisinin ardından… saklanmakla, saklanmamak arasında ikircikli bir tereddüt arası bile yetmeden, kuyruk teleklerinden inciler, çelik mavisi toynaklarından yıldızlar damlayan bir gurup atlının arasında kaldılar. Aralarındaki demir kırı donu köpüğe kesmiş, yerinde durmaz, oynak atın üzerinde gök gözlü, ağırbaşlı edalı, şal û şapik donlu kumral bir baba yiğit nereden gelip nereye gittiklerini sordu, sevecen sözlerle sorgu dolu satır aralarından… anlatmaya korktular hikayelerini… sokuldular analarıyla çocuklar bir yumak oldular kimdi gelen bu adamlar acaba onları mı aramaktalar? Sonra düşündüler ki, karşılarında şal û şapik giyinen biri kuşkulu olsa da olası bir düşman değil, çünkü bilinen düşman bilindiği kadarıyla hiç sormaz ve sorgulamazdı, üstelik birisi çocuk iki kadın ile bir erkek çocuğu hiçbir zaman… o zaman yavaşça anlattılar hikayelerini, nereden gelip nereye gitmek istediklerini… anlattıkça gördüler ki çöreklendi ağustos ayının nemi gözlerinin içine de dolu oldu, yağdı, gök gözlü yiğit… şimşekler düştü çatırdadı dişleri, hançeresinden gök gürledi, minesi deniz kabuğu beyaz dişli yiğit… ve tuttu yüreğini iki gömlek düğmesinin arasından fırlayacak gök gözlü yiğit ve kulağında ışığa yürümüş kadınının sesi “onları sakın bırakma.”

İki atlı görevlendirdi götürmeleri için Şiler, Roni ve Rojbin’i, yakınlarda bulunan kampa gök gözlü yiğit Cîvan … korumaları altındaki gözden uzak gönülden yakın mültecileri barındıran… ve giderlerken onlar yine dörtnala engeller ve tuzaklarla dolu yolda güneye uzanan, aklı da uzandı ve bir yumak hüzün aldı Şiler’in gözlerinden, ışığa yürümüş kadını Avar’ın gözlerinde sevince dolanan…

Şiler’i ve çocukları kampa götüren gurup ise kuzeye doğru uzanan yolda bir müddet gittikten sonra yolun solunda ve hemen yanı başında bulunan bir taş ocağına doğru saptılar ve ocağa doğru atlarını sürdüler. Ocağın başına geldiklerinde yelkovan yönünde sarmala girip derin aşağıya doğru kıvrılan kamyon yolunda temkinli topuk darbeleri ile beş yüz metre ilerleyip ocak girişinden görülemeyen, kilometre çapında ocak karşı çukurundan da fark edilemeyecek panjur girişli bir aralıktan kuzeybatıya doğru süzüldüler. Karşılarına çıkan orta yaşlı ormanın başındaki nöbetçi ağaca tünemiş, yukarıdan bakan, yukarıdan alan gözleri kısık, beyaz baykuşa, gözleriyle parola veren iki atlının kılavuzluğu ile ormana girdiler. Orman içinde de bir müddet gidip bir tepeyi aştıktan sonra aşağıda ufak bir derenin çatağında batıya doğru sürdürdükleri yolculuk çatağın daralmasıyla sola doğru savrulurken geçtikleri bir ağaç kümesinin ardından yine sola doğru büyük bir yarım dairenin sonunda üç tarafı derin uçurum, bir tarafında karaya ulaşımı neredeyse ince bir iskeleyle sağlanan bir adaya ve Maya piramitleri gibi kare bir tabana oturmuş kampa geldiklerinde Şiler’in de terkisine sığındığı atın sırtından, binicinin de omuzlarından sıyrılıp yere düştüğünü şaşkınlıkla gördüler… ve gördüler ki Şiler’in sol kolu, binicinin sırtı ile atın donu kana kesmiş ki, kanın nereden ve kimden geldiğini bilip Şiler’in  neden yere düştüğünü bildiler.

Günler geçmiş, o az konuşan, mahzun ela gözleriyle buyurgan, ince uzun parmaklı ellerinin emeğinde sevecen, onurunda dik, saygıda eğik lale bedenli, ince belli Şilêr ile çocuklarını  Melek Tavus kanatlarının altına koymasına koymuştu ama hem iyiliğin hem kötülüğün kaynağını simgeleyen, gözleriyle dile gelen, göremeyenlere diliyle gösteren O, kararını vermiş görevlendirdiği clostridium perfiringens bakterisinin oluşturduğu gazlarla kolunun derisi maviye çalan davula dönmüş, giderek septik nöbet ve şoklarla örtülü cibinliğin altında Şiler’in sancılı günlerinin acısız geçmesi için ancak rüyalara izin vermiş, rüyalarında yaşadıklarına ve yaşattıklarına göre  gülümsemeye ve kederlenmeye biçimlenen dudakları, duyup da duyamadıklarından, bakıp da göremediklerinden, yiyip de tadamadıklarından, dokunup da anlayamadıklarından, uzanıp da alamadıklarından uzak,  eleme dolan, acıyla dolanan ölmeye yatmış bedeni ve Hejer’den ırakta hüzünlenen gözleriyle Şiler, rüyalarında daha korkar olmuş,  rüyalarında tanrının gölgesi O’na ibadetini daha da kusursuz kılmaya çalışmaktaydı ki;

Zamansız bir zamanda, zamandan uzak bir zamanın içinde, O’nun buyurmasıyla, bir horoz öttü çığlık çığlığa… ve aynı anda şimşekler düştü çatırdadı dişleri de hançeresinden gök gürledi minesi deniz kabuğu beyaz dişli Şiler’in başında duran yiğidin… ve aynı anda inci taneler döküldü gözlerinden Roni ile Rojbin’in… ve aynı anda uyanıp bir daha uyanmamaya yattı da çizgi dudaklarının üstündeki düzgün burnunu taçlandıran çelik mavi gözleriyle yakışıklı erkeği Hejar’ı gördü hüzünlü ela gözleriyle Şiler.
----------------------------------------------------------
Bu yazı kadınlara adanmıştır. Burgazada, 06 Mart 2015











 09.08.2014,  IŞİD’in Musul’u işgalinin ardından ile kanı helal, katli vacip topluluk olarak gösterilen Ezidilerin,Ezidilerin kutsal toprakları Şengal ve Sincar bölgesine saldırması sonucunda Telafer’deki Türkmenler gibi on binlerce Ezidi anayurtlarından edildi, Batılı kaynaklara göre bin, bazı Kürt kaynaklarına göre ise üç bine yakın Ezidi katledildi. Şengal bölgesinde dağlara sığınan Ezidilerin Irak parlamentosundaki temsilcisi Feyyan Dahir’in gözyaşları içinde “Dinimiz yeryüzünden siliniyor, size insanlık adına yalvarıyorum” sözleri bu katliamın karşı vicdanların sesi olarak kayıtlara geçmiştir.  
Mezopotamya’nın bu kadim halkı, İslam tarihinde kötü şöhretiyle bilenen Muaviye oğlu Yezit’le ilişkilendirilmelerinin önüne geçmek için özellikle Avrupa’daki diyasporanın çabaları sonucu baştaki “y” harfi düşürülerek Ezidi olarak anılmaya başlanmıştır. Kürtçe konuşan ve etnik olarak Kürt oldukları bilinen Ezidiler’in tarihte yoğun olarak Musul’un batısında Cebel Sincar’da yaşadıkları bilinmektedir.


























[1] ) Bkz. Yazarın, KOSTANTİNOPOLİSİN ÜSTÜNDE Erguvan Renkli Leylekler” , lirik anlatısı s.8 ve 9

2 Aralık 2014 Salı

Mehmet Altın

KiBELE’nin AĞAÇLARINDAN

“ Ağıt içi Damlalar ”


Anlatı


ÖNSÖZ


Beni, ilk bölümünü altı nisandan itibaren yayınlamaya başladığım, bu anlatıyı kaleme almaya, ağıtları yüreklerimize, gözyaşları gözlerimize yansıyan anaların yüreklerindeki acıdır, canlarından can koparan... bu nedenle, alaca karanlığın iyiden iyiye çökmüş olduğu ülkemize ışık tutan canlara ve analarına, canı yanmış analarla, canı yanmış anaların omuzlarına baş koymuş analara, anası ağlamış analara, esirgeyen ve kollayan analara, tasada, neşede ve kıvançta, yediğimiz aşta, içtiğimiz suda, güneşin yolunda beraberliğinden onur duyduğumuz, eşimiz kadınlara, dostumuz kadınlara, arkadaşımız kadınlara, yoldaşımız kadınlara, analarımıza, ana yüreği olanlara, Anneler Gününde bin sevgi ve şükranla olsun armağan...
--------------------------------
11 Mayıs 2014, Mehmet Altın







Sorarım anneme akşamları
çan seslerinin ardından gizlice,
nasıl yorumlamalıyım günleri
ve geceye nasıl hazırlanmalıyım diye.

Derinlerde yatan tutkum hep
anlamak ve anlatmaktır her şeyi sonuna dek,
çevremde dolanan onca ezgiyi
akorların içinden seçmek.

Birlikte kulak veririz hafiften:
annem yine düşlemektedir beni,
bulur, eski şarkılardaki gibi
ruhumdaki majörleri, minörleri. (*)
-----------------------
Ingeborg Bachmaan

Ceyda Sungur, Lobna All Lamii,
Kate Cullen, İzmirli Üç Kız,
Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, 
Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert,
Mustafa Sarı ve Berkin Elvan’ın 
anılarına, analarına…


(*) Ertelenmiş Zaman, İyi Şeyler Yayıncılık, Kasım 1993, s.10

KiBELE’nin AĞAÇLARINDAN


“ Ağıt içi Damlalar ”

Yaza karılmış bir deste günden düşüp Kasım ayına sıkıştırılan, ayın ilk beş gününden biriydi. Yüreğimin gözü, yanılsamalara dolu denizde, yeşil gözlü istiridyenin kabuğunun aynasından yansırken, aynı anda ben de denize usulca süzülürken, denizde ne kadar yeşillik varsa ellerinde, denizanaları da aynı şekilde süzüldüler benimle… anlam veremedim ama sanki hepsinin gözleri yaşlı mı ne?   

Güneş, boynuna dolanan bulut kümelerinin altından, üstünden,  aralarından sızan kızıl sarı saçlarını, bir de onlar Burgaz’ın tepelerine dolanmasın diye atkuyruğu yapıp toparlarken ben de denizanalarının ritmik saçak darbeleri eşliğinde, istiridyenin, Kaşık Adasının ucundaki Fahrelnisa Zeid eflatunları, mavileri, lacivertleri ile yeşillerinin armonisindeki evinin bahçesine ulaştım. Toplanıp bir araya gelmiş, fısıl fısıl kulağıma gelen istiridye, midye ile şeytanminareleri seslerinin yumağı arasından dostum yeşil gözlü istiridyenin son sözcüğünün ucundaki harfi yakalayıp, başladım sözcükleri ayırmaya bir yandan da anlattıklarının satırlarını sarmaya…  

Sözcüklerini sarıp, cümleleri yerine oturunca, satırlar alt alta sıralanıp, satırlarla, satır araları okundukça, yeşil gözlü dede istiridyenin çenetleri sıkılı, kızgın, yorgun ama bir o kadar da umutlu sözleri cümlelere… cümleleri satırlara… satırlardan habbelere… habbelerden damlalarla Ana Tanrıça Kibele’nin ağaçlarının altında ağıta yatmış anaların avuçlarına dökülüp, parmaklarından aşağıya yayıldı toprağa… topraktan süzüldü kılcal kaynaklara… kaynaklardan yayıldı hayat veren derelere… derelerden yayıldı hayat dolu denizlere… denizlerde buhar oldular yayıldılar göğe… gökte her biri birer alfabe damlası, elif elif yağmur oldular yine yağdılar toprağa yurdumun coğrafyasına…

-0-

Ceyda ile başlayalım anlatmaya…

Saatli Maarif Takviminde, ilkokul çağı çocukluğumu sürdürdüğüm tekdüze günlerimizi değiştiren, üniversitede okuyan ağabeylerimizi heyecan ve merak içinde beklediğimiz olaylı günlerin ardılı bir sabahın köründe, gür ve tok sesli bir duyuru ile başlayan, apoletli ve paletli darbeli günlere denk gelen, 2013 yılının Mayıs ayının son takvim günlerinden biriydi.
Düşümde gördüğüm, kendisine ihanet eden, sonrasında pişman olan sevgilisi Attis’in, kendi kendini cezalandırmak için cinsel organını kesip acılar içinde kıvranması üzerine Attis’i bir çam ağacına dönüştürüp acısını dindiren, her zaman yeşil kalmasını sağlayarak ona sonsuzluğu bağışlayan Kibele’nin gözyaşlarıydı, avuçlarımdan dökülüp, saçaklarımdan denize yayılan… Hayırdır inşallah deyip, kabuklarımı açıp sabah mahmurluğu ile gerindim ki; onunla gördüm olanları… onunla duydum söylenenleri… onunla söyledim sözlerimi… onunla kokladım devinimleri… onunla duyumsadım direnenleri…
Adeta, kızıl kabuklu bir pinanın zarafetindeki onun, o gece yatmadan önce aklı, onurlu, sevecen, gözleri ışık yayan, kendileriyle barışık öğrencilerindeydi…  şehrin en önemli meydanının yanında kalan son bir karış toprağı, namıyla gezi parkını yağmalamasınlar diye orada, parkta çadır kuran…

Yine o gece, her zaman olduğu gibi öğrencilerinin çadır kurduğu yerin hemen yanındaki, kendileri gibi umudu ve aydınlığı sırt çantalarında taşıyan öğrenciler… içleri boş kendilerine âşık makaron kızlar… salya sümük sırnaşık sarsak delikanlılar…  ekmekleri, para ile şişmiş, şişirilmiş iki dudağın insafında, arzuları boş cüzdanlarının dikiş aralarında, geleceklerini pembe düşlerde kurgulayan işçi kızlar ile delikanlılar… boşluğa kilitlenmiş solgun gözleriyle dilleri ve dirilikleri, avuç içi torbada mahkûm tinerciler…  ekmeklerini kapalı perdelerin arkasında çıkarıp, işini kapı ardında bırakıp, kimliklerini bazen hüzünlü bir gururla bazen de hoyrat bir saldırganlıkla taşıyan orospu, pezevenk ve kadın adamlar… malı ve aklı müşterisinin gözlerine ve sözlerine ayarlı, sütre gerisine yatmış, azı zaman babacan, çoğu zaman holigan esnaflar…  kişiliğini saf çocukluğunda bırakıp,  halkı dolandıran, her bir karış toprağı yağmalayıp, çirkefini ortalara bulaştıran, sonra da seccadeye alnını dayayıp, affa sığınan, namusu, apış arasında arayan ucubelerle, insan genel sıfatında insanlarla doluydu yakın uzak sokaklar ve  yakın uzak her metrekare meydan…
Sabaha karşı, düşünde onun son gördüğü, Kibele’nin gözyaşlarıydı… endişeli ve korku içindeki yeşil yapraklardan dökülüp, yoğun bir sis tabakası altında çadırların üstüne dökülen…

Fırladı yataktan bir öğretmende değil çocukları tehlikede olan bir ananın içgüdüsüyle, gardıroptan eline ilk gelen elbiseyi giydi… hiç bakmadan şekline ve rengine, çocuk görünümlü dolgun bedenin üzerine… Kişisel eşyaları: cüzdanı ve telefonu ile kalemi, kalem kutusu ile bir şehir planlamacısının olmazsa olmaz gereci fotoğraf makinesinin de bulunduğu bezden yapım çantasını alıp çıktı evinden sokağa, sabahın ilk ışıkları, kurulayamadığı siyah saçlarının arasından, gök kuşağı yansımalarla süzülürken, koşarak gitti metro istasyonuna…

Taksim istasyonuna geldiğinde, durumdan vazife çıkaran görevliler tarafından kapatılmış olan Gezi Parkı çıkışı yerine, füniküler çıkışındaki asansöre yönelip, gizli servislere mekân otelin karşısına çıktığında, parkın oradan dalgalar halinde gelen koku ve seslerin her bir zerresi analık güdülerini daha da ayağa kaldırırken, burnu kuzularının her birinin kokusunu teker teker adlandırdı… hadiya, dragon, niko, domestos, lürülük, kocarnavut, juliet, yan-yürü-yan, nam öğrencilerinin kokularını ve seslerini teker teker tanıdı ki; bunların ikisinden birinin kokusu tıpkı beraber oynadığı tiyatro oyunundaki gibi can yoldaşının diğerinin ise “Hadi Öldürsene Canikom”un katili gibi havagazı kokarken…

Avına kilitlenmiş kartal gibi kaldırdı gözlerini, aynı anda kanatlandı ayakları eşgüdümle seslerin geldiği yere… vardığında kuzularının yanına, ellerinde coplar ve sopalarla, gazı gazdan esirgemeyen saldırgan kurtlarla çevrildiklerini,   göz gözü görmeyen ortamda umarsız bir şekilde kendilerini savunduklarını, sağa sola kaçıştıklarını görünce, o, kırmızılı kadın, girdi kurtlarla kuzuların arasına, kuzularının üzerlerine sıkılan gazlara kalkan, buzdan daha soğuk bakışlardı gazı sıkan polisin gözüydü, o anda aklında kalan…
Aynı anda Ana Tanrıça Kibele’ydi gazdan sulanmış gözlerini koruma telaşındaki kirpiklerinin arasından gözlerine yansıyan... Tıpkı, Schindler Listesindeki kırmızı paltolu küçük kızın da gözlerini kapadığı gibi, onun da gözlerini kapayıp, bir yandan da parktaki yapraklardan dökülen ağıt içi damlalarla gözlerini yıkayıp, avuç içi damlalarla onu kutsayan…
Yine o anda ellerinde birer kırmızı karanfille, kırmızı yemenilerini bağlayıp, yumruklarını sıktılar, tüm dünyadaki kadınlar ve parka, Onun, Ceyda Sungur,  adını ağıtlardan avuçlara, avuçlardan yapraklara dökülmüş damlalarla yazdılar…
-0-
ve Lobna ile devam edelim anlatmaya…
Tarihin kadim zamanlarından beri vatanında vatanını, adında adını arayan bir ulusun, bereket tanrıçası Astart’ın, ulusu gibi kendini arayan, kafası soru zamirleriyle dolu kızlarından biri olarak doğan, ataları Fenikelilerin denizde yelken açarken onlar çölde yelken açıp, sin’le yatmış, şems’le kalkmış, çoban yıldızı bir yanda, kutup yıldızı diğer yanda Filistin’den Ürdün’e göçmüş, bir ailenin kızıydı o…
Varlıklarından şüphe yok. Adları ve varlıkları her yerde ve her şeyden aşikâr… ama emperyalizmin üçüncü çoğul şahıs olarak andığı ulusunun kaderini, oradan oraya sırtında taşıyıp, on dört yaşından beri de Türkiye’de yaşayan o, zahir ulusunun kaderinin aynasının sırında ve sırrında bâtini arayıp, beyninin derin kıvrımlarında yıllardır mercan kümeleri gibi yerleşmiş soru ve savlarını, yirmi dokuz Türkçe harfle sayfalara dökerek, başkentin, her zaman en başta direnen…  direndi mi başka türlü direnen… türlü türlü direnen üniversitesinin, kırmızı-beyaz onurlu cüppesini “eğitimde insan kaynaklarının geliştirilmesi” için felsefe doktoru olarak geçirmişti sırtına...  

Hani bazı insanlar vardır her zaman yanınızdadır ama sureti yok olunca hatırlamazsınız. Bazıları da vardır, bir saniye görür ama ömür boyu unutamazsınızlardan biriydi o.   Vize alıp Almanya’ya gitmek üzere geldiği İstanbul’da kaldığı Galata Kulesine yakın otelin keten perdelerinin dokumaları arasından Mayıs ayının en son günü, İstanbul’u Topkapı Sarayı, Süleymaniye, Fatih Camii üzerinden yalımlarını Galata’ya yansıtarak kucaklayan güneşin onu  da siyah saçlarının arasında girerek okşamasıyla uyanmıştı. Her an soru sormaya hazır bilge dudaklarından hiç eksilmeyen sevinç dolu gülümsemesiyle yatağından kalkmış… odaya süzülen ışık kümeleri içindeki kıvıltıları balina gibi yutarak ulaştığı banyoda neşeyle yıkanmış… kırmızı tişörtünü ve blucin şortunu giyip, ayaklarına şıpıdık bir terlik geçirip, kendini bir an önce güne atmak için, dışarı fırlamıştı.
O gün, kahvaltısını, artık saraylara düşüp saraylarda yenen çok özlediği simit ve çay ile yapmak için Tünel’in yanında İstiklal Caddesinin başındaki Simit Sarayına oturdu. O an orada, o da herkesin yaptığı gibi telefonunun bütün işlevlerini gözden geçirdi, hünerlerini pekiştirdi, sanki yıllardır uzak kalmış gibi gözledi, diller aldı, diller döktü, çay ve simit üzerine içtiği kahveyi de bitirip sonra da Taksim’e doğru yürümeye başladı.

Vize başvurusunu bugün yapacaktı. Ama uzun zamandır yaşadığı… vatandaşlığını taşıdığı bu ülkenin: sorgulanmayı hakaret kabul eden, hayal ürünü gerçeklerini müritlerine yutturan, anlattıklarının doğru ve gerçek olmadığını söyleyenleri komplo kuruculukla suçlayan, abartılı,  gerçeküstü, kendi rivayetine göre kendini öne çıkaran hikâyeler anlatan sosyopat rejimine karşı çıkanların geleceğe dair umudunu, yıllardır süren ulusunun özgürlük savaşımından gelen genlerinin dürtüsüyle konsolosluğa gitmeden önce, Taksim’de direnenleri görmek… duymak… koklamak… direnenlerin gözleriyle görmek, konuşmak, kol kola girmek istedi.

Galatasaray’a yaklaşırken karnı tok olmasına rağmen çok sevdiği tahin helvasından almak için, markası helvayla iç içe geçmiş, çözülemez bir yumak olmuş, dükkâna girdiğinde iç dürtüsüyle ve görünümünden de yararlanarak İngilizce istediği helvayı alıp parasını öderken, sokağın kalabalığı kadar kalabalık iç mekâna bakıp, satıcıya “işler çok yoğun galiba” diye anlam yüklü bir soru sordu. Satıcıdan “ buranın açıldığı günden bugüne kadar,  hiç böyle yoğun satış yapmamıştık” yanıtını alınca, gülüp Türkçe yanıt verdi.  “Ama bazıları aksini söylüyor…” dedi. Satıcı da “Ha onlar mı? Boş ver sen onları… bundan böyle onlar bir yanda, biz bir yanda, ellerimizde birer çapul,  çapul çalıp, çapul oynayacağız ki daha çok müşteri gelsin dükkana.” Yanıt vermek yerine bu sözlere… güldü,  tahin helvası, biçimli ve dolgun dudaklarının arasından dökülürken… arkası dönükken satıcıya el sallayıp Taksim yönüne yürüdü.  

Galatasaray’a geldiğinde bir tarafta polisler bir tarafta direnişçiler birbirlerine laf ve taş atar, iki tarafın elindeki hoparlörlerden yükselen sesler birbirine karışır ve itiş kakış yaşanırken, kalabalıktan kurtulup Nevizade üstünden Taksim’e ulaşmak için Büyük Britanya Konsolosluğuna giden Hamalbaşı Caddesine doğru hamle etti ama cadde kapatılmıştı. Ccaddeyi tutmuş, köşedeki binaya yaslanmış, kaskını alnına kaldırmış, sakalsız çocuk yüzüyle yorgun ve sıkıntılı, polislerden birine, tüm işveli haliyle Arapça konuşup eliyle aşağıya doğru gitmek istediğini işaret edip,  ona sırt çantasından çıkarıp  bir şişe su uzattı. Polis, şükranla suyu aldı ve geçişine izin verdi.

Balıkpazarından, Nevizadeye oradan da sokaktan sokağa geçerek Taksim’e doğru giderken, Öğüt Sokaktan,  #diren ayolkız, gökkuşağı renkleri altında ve nidalarıyla geçti. Ağa Çeşme Sokak’ta bir elleri palalı bir elleri sopalı, kinlerini bileyip, dilim dilim direniş kesen ve sopalayan kişileri görünce Fransız Konsolosluğu’nun duvarının dibine sindi. Polisin gelip o kalabalığa ve kargaşaya müdahale etmesiyle de Taksim Maksemi’nin Tarlabaşı dibindeki çöp konteynırlarının arasından meydana süzüldü. Heykelin yanına kadar geldi. Çiçekleri ezilmekten koruyan demirlere oturduğunda, direnişçileri kovalayan bir gurup polis ile bir TOMA’nın uzaktan üzerlerine doğru geldiğini gördüğünde o anda aklında son kalan bereket tanrısı, Astart ile el ele Ana Tanrıça Kibele’ydi kirpiklerinin arasından gözlerine yansıyan…
ve onun, bir yandan gözlerini kapayıp, bir yandan vücudunu kavrayan… bir yandan da parktaki yapraklardan dökülen ağıt içi damlalarla yüzünü yıkayıp avuç içi damlalarla onu kutsayan… O an bir de annesinin sözleriydi “sakın oralara gitme, benim kara gözlü kuzum, sakın ha! diye dizlerine vura vura, aynasına yansıyan, … ve yine o anda ellerinde birer kırmızı karanfille, siyah beyaz kefiyelerini sarıp, bağlayıp, yumruklarını sıktılar, Filistin’deki ve tüm dünyadaki kadınlar,  Taksim Maksemi’nin duvarına da Onun, Lobna All Lamii, adını, karanfillerle kazıdılar…
Şimdi de Kate’le devam edelim anlatmaya…
Ataları, dört yüz yıl önce yerleştikleri topraklara tutuklu ve mahkûm olarak gelip, bir yandan özgürleşirken, öbür yandan ruhlarını mahkûm ettiler yerli halk, Aborjinleri, tutsak edip kolonilerine alan yaratmak için onların soylarını kırarken… dört yüz yıl sonra kimliklerini onlara, Aborjinlere, borçlu ataları ile iyi günde de kötü günde de onurlarıyla beraber ve birlikte olan, bir o kadar da hakları için direnen yerlilerden, utanç içinde özür dileyen atalarını yerlileri barıştıran Düş Zamanı’nda doğdu o.
Her şeyin bir anda olduğu, Düş Zamanında doğdu o, artık kendinin geçmişi de ülkesinin geçmişinin içinde… gerçekte ve düşte yaşanan Düş Zamanında doğdu hem şimdi, hem de aynanın ve mekânın ötesinde yaşanan… Aborjin kültürünün inananlarına göre; geçmiş, an ve gelecek aynı andadır, hayatın akışı doğrusal değil, döngüseldir diyen bir Düş Zamanında doğdu o…
Avustralya’daki hocalarının; “ Sen sosyoloji okuyorsun. Burada toplumsal kaynama faktörü sıfır. Öğrendiklerini yorumlamak için sen, sen ol, toplumsal kaynama faktörü yüksek bir ülkeye git ve biraz orada oku da büyü adam ol.” diye Türkiye’de bir üniversiteye gönderdiği, o, güne, evi ile okuluna aynı dalga boyunda yansıyan… boğazın karşı tepelerini tutuşturmaya hazır, evinin çatısındaki limonluğun kirle boyanmış camından, yağmur darbeleri arasından sızan ilk ışıklarını, çıplak vücudunda esrik dokunumlarla gezdiren şemsin,  dudaklarına yansıyan kızıllığında, corroboree, kuş dansıyla selamlayarak başladı.

Gece, evine oldukça yakın İstiklal Caddesinden, evli iki Türk arkadaşı ile dönerken polisin sıktığı gaza maruz kalmış, kaçarlarken durdurulmuş, arkadaşlarının evli olduklarını söylemelerine rağmen, gece vakti kızlı-erkekli ne ararsınız sokaklarda tacizine maruz kalmışlardı. Nihayetinde mevcutlu olarak eve gidip evlilik cüzdanı sayfalarının beyanı, vesikalık fotoğraflarının tanıklığı ile serbest kalan arkadaşlarının kefaleti ve refakatinde evine dönerken, bir yiyen bir daha yiyince bakalım nasıl oluyor?... diyen,  kimyevi maddelerin insanlar üzerine etkisi konusunda doktora yapan polislerden bir  gaz testine daha tâbi tutulduklarında, kendilerini, dışı alaim-i sema rengi boyanmış bir binanın içersinde ebelerinin her renk, her cins, her din, her milletten doğurttuğu, ebemkuşağı renginde, dillerinin, dinlerinin indinde direnişe kararlı mı kararlı, horozu, tavuğu, tavus kuşu, deve kuşu, hindi karışımı, hakiki insanı değil, insanın hakikatini arayan bir topluluğun arasında,  bulmuşlardı.

Gece yatmadan önce, onlarla beraber kaldıkları mekânda, cinsi meçhul insanların iyiliğini ve kararlılığını görünce onlara yardım etmek için mezuniyet tezi gereği yapacağı Orta Amerika gezisi uçak biletini iptal eden o, sabah uyandığında, ivedi yıkanıp, üzerine siyah elbisesini, ayağına kırmızı spor ayakkabılarını giyip Firuzağa Camii önünde tabure üstü kahvaltı yapmak üzere sözleştiği ve birkaç gündür beraber saf tuttuğu arkadaşları ile buluştuğunda kabarık yeleleri tek tip başlık altında kısraklar ile ekmeğini bacaklarının gücünde arayan aygırlardan oluşan büyük bir gurup karışık kan İslam, toynaklarının asfaltta çıkardığı kıvılcımlarla cami önünde yan yana saf tutup, dizginlerini sıktılar… sıktılar ki biteviye gelen gaz ve suya karşı zembereklerini boşaltıp dört nala Taksim’e uzansınlar.
Bunu gören o ve arkadaşları da kulaktan kulağa haberleşme ile Sıraselviler Caddesinde Alman Hastanesinin bir altında turşucunun sokağında konumlandılar. Nihayetinde TOMA’nın tankındaki su fırladığında namlusundan… herkes sarsılırken  o, çıkardı öfkesini kınından ve erguvanların renginden,  salkım söğütlerin sesinden aldığı güçle,  tarttı iki yana açık ellerindeki terazinin kefelerinde gözleri bağlı Düş Zamanından gelen tanrısal gücünü yeniden…  ve direndikçe dayanışma, o dimdik durup, üfledi suyuna ve gazına üstüne gelen ameli gibi tasviri de abes dört teker şeytan kostümüne…

aynı o anda Düş Zamanının döngüsüne giren tanrıçalardı kirpiklerinin arasından gözlerine yansıyan, gözlerine üfleyen… gözlerini kapayıp, bir yandan da parktaki yapraklardan dökülen ağıt içi damlalarla vücudunu koruyup, yüzünü yıkayıp avuç içi damlalarla onu kutsayan… bir de “ tuvaline ince fırça darbeleriyle vurduğum armağanım, gözlerinden öpüyorum…” annesinin sözleriydi aynasına yansıyan… hemen o anda yumrukları sıkılı Avustralyalı kadınlar da onu kuş dansıyla selamlarken, tüm dünyadaki kadınlar, topraklarına ve rahimlerine Onun, Kate Cullen, adını, tohumların bereketiyle yazdılar…
İzmirli Üç Kız var sırada…
Günlerdir ölümlülere yapılan hoyratlıktan ve gaddarlıktan, Spil dağında adeta taş kesilmiş gibi ağlayan tanrıça Niobe’nin kızları, denizi analıkızlı çırpınan, denizanalı denizkızlı sularında, sahilin efendileri martılar ile bir köşe yazarının deyişi ile “sokakları hem kız hem deniz kokan” Kordon’da Üç Kızdı onlar… imbat aynasında ellerinde cımbızla oturan… ağızları limon, göğüsleri turunç kokan… kadife bedenlerini tunca çevirip, kalkan gibi vandalların karşısında duran…

Elbette onlar, kişinin yanındaydı haksızlığa başkaldıran ama o gün onlar, kendileriyle barışık sadece dişiydi ve dövüşmeye değil, sevişmeyi de düşlemeye gelmişlerdi Kordon’a, İzmir’in otuz beş tam bir yarım tarafından… ama o gün sanki sevgi dolu gülüşlerine, gözbebeklerinin arkasında dik duran kişiliklerine düşman ölümlülerden, kötülükler kölesi üç üniformalı tarafından, düşlerinden gerçeğe kopartıldılar… güzeller güzeli dilleri, sözleri, sözcükleri, sürüngenlerin çatal dillerinin zehirli sırından kötü dile, kötü söze, kötü sözcüklere yansıyıp saçlarından savruldular…
işte o an tanrıça Niobe’ydi onların gözlerine yansıyan… dedi onlara unutmayın öğüdümü…
Hades’in yeraltındaki ırmakları iki tanedir,
götürmek için ölümlüleri sonsuz yaşama…
masumlar ve onurlular biner beyaz kayıklara,
diğerleri de biner kara kayıklara…
onlar da karar verdiler ki, sevişe, sevişe, dövüşe dövüşe, beyaz kayıklarla binip, onurlarıyla ulaşmaya sonsuzluğa… ve o anda sol elleri narin bir şekilde gökyüzünü gösterirken, sağ dizlerini kırıp sıyırdılar eteklerini yukarıya… aynı anda sağ ellerinin başparmaklarını, işaret parmakları ile orta parmakları arasına sokup gösterirken üniformalılara… başlarında mor yemenileri ile İzmirli Kızlar da aynı anda sağ ellerinin başparmaklarını, işaret parmakları ile orta parmakları arasına sokup kırk beş derece yukarıya doğru salladılar ve dahi dünyadaki mor yemenili kadınlar… ve meltem taşıdı onların, Üç Kızın,  namını rüzgarlarla yayılan…

-0-

Hüzünle anlatacağım altı can var sırada…  Ethem’le başlayayım anlatmaya…

Aynaya baktığında Baba İshak;  Hz. Muhammed’in ruhunun Hz. Ali’ye, Hz. Ali’den kendisine hulûl ettiğini görünce Çorum, Sungurlu yöresine de gelip el verdi, Urfa, Maraş, Ayıntab, Halep üstünden gelen fedailerine… Ondan sonra da eli hep üzerinde oldu bu topraklarda doğanların bir kısmına… Nitekim o doğduğunda Mardin üzerinden gelen bir gurup, yörede bilinen adıyla, mor govala… diğer deyişle Çorum Çıplağı diye bilinen, taklacı güvercinlerden koyu mavi renkli, beyaz telekli, gümüş gerdanlı gökala güvercin, yedi kere huu, yedi kere dem çekerek, kutladılar ve kutsadılar onu elif elif atarak, yedi kere takla…
Biraz büyüdüğünde, el ele tutuşup korkarak da olsa, ağabey, abla, kardeş, arkadaş, kendilerine çizdikleri Kral Yollarındaki Eski Hamam, Eski Karakol, Taş Köprü gibi eski eser ve kovuklarda koşuşturdular ve kovaladılar, mor govala,  siyah govala, süt beyaz ve çilli güvercinlerin arkasında… hayranlıkla baktılar onlara…  her biri diğerinden zarif ve yarışırcasına hünerli takla atanlarına…
Beş yaşındayken, henüz üniversite mezunu öğretmen babasından
“At, at, kuş, takla at. İki kere at. Üç kere at.”
diye başlayan cümlelere okuma yazmayı öğrenemeden, sünnete karşı olması nedeniyle geçirdiği soruşturmalar sonucunda şehirden şehre savrulan… ailesinin dahi isteği ile hastane odalarında soyutlanıp üç hastane eskiten… sonunda kendini Kibele’nin yaşadığı bakir topraklara doğa neferi olarak tayin eden babasına veda edip, gitti dayısının yaşadığı, Ankara, Mamak, Ege Mahallesine,… burada annesi ekmek derdindeyken, o da girdi ablasının gözetimine…
Hepsi de öğrenmenin hevesinde, öğretmen çocuğu evdeki dört kardeşe, evdeki dört ekmek yetse bile evdeki defter kalem yetişemedi… üç kardeşe bir defter çözüm etmedi… kardeşlerden biri kayıt parası bulamamaktan, biri kardeşlerine kol kanat olmaktan, o da parasızlıktan yarım bıraktılar öğrenimlerini… ne gam?

o da bulabildiği kitaplarla, dergilerle, çizdiği resimlerle, sınıfının bilinciyle hakçasına söylerken öfkesini, korurken daima terbiyesini, biriktirdiği saygı sevgilere donatırken kişiliğini, bu şekilde alıyordu eğitimini… çalıştığı işlerdeki dürüstlüğü, çalışkanlığı ve bilgisiyle tamamlıyor ve süslüyordu el becerilerini… 
Böylece büyüdü ve gelişti. Bu şekilde ortaya çıktı, Sungurlu kırsalında patik kadar bir kelikte, yalınayak bir mont, bir kazak bir pantolon, etyemez, yerden alır, yere koyar kimseye elvermez yaşayan, zenginliği kelikteki kitaplığı, Sungurluluların “Hoca” bildiği, babasından üstünlüğü…
O gün, doğduklarından beri açlığa alıştığı için sadece içtikleri çay ve simitle, kahvaltı edip, aile geleneklerinde olduğu gibi haksızlığa karşı direnişçilerle beraber olmak için Kızılay’a gidip omuz omuza Kızılay’da saf tutan o ve ağabeyi, çatışmadan ırak, tek düşünceleri kötülüklerden arındırılmış berrak bir toprak olanların yanında aldılar yerlerini…  Ama bir anda hamle edip, hedef alıp, nişan alınca masum kitleyi, karanlığın ve yer altı ülkesinin üniformalı güçleri, o ve ağabeyi uzak tutmaya çalıştı şiddetten ve gazdan kitleyi.
Tam o sırada o, başının arkasından gaz kapsülü ile vurulduğunda bile gitmeyip hastaneye, vurulduktan beş dakika sonra başörtülü, küçük bir lise öğrencisini oradan bulduğu bir kalkanla koruyup geçirip de karşıya… Tekrar döndüğünde Güvenpark'ın önüne, düştü bir direğin dibine… yere düştüğünde nadir kişilere yakışan kirli sakalı ile biçimli kaşlarının arasına oturmuş, dünyanın yükünü kaldıran hüzünlü ama bir o kadar da umut dolu sürmeli ve çekik güvercin gözlerinde; kendi kendinden korkan, kendisi ile kavgalı, kendisinden korktuğu ve kendisiyle kavgalı, hedef gözetmeksizin,  dozunu gittikçe arttıran şiddetin, iğrenç yobazlığın ve toplu histerinin gaddar ve hain yüzünü esir aldığı bir polis ve namlusuydu en son kalan aklında…

Düşerken aynanın önünden arkasına, o anda, Çorum Çıplağı mor govala,  siyah govala, süt beyaz, çilli güvercinlerin de gözlerinden düştü birkaç damla… aynı anda süt beyaz tenli, buğday esmeri saçları, onun da sürmeli ve çekik güvercin gözlerinde yaşlarla bir kız, fırlayıp Onun adını haykırarak attı kendini yanına, başını alarak kucağına… aynı anda Sungurlu kırsalında bir adem ile ademin her daim düşünde, dört canına can katan yavuklusu, kaderini kederle haykırırken, adem de lanet etti kara donlu, kara vicdanlılara… ve dahi dünyadaki tüm yiğit ademler sıkılı yumruklarıyla selamlarken Onu, adını, kitaplarına, Ethem Sarısülük,  diye altın harflerle yazdılar…

-0-

Ali İsmail’dir gelen can anlatmaya kıyamadıklarımdan…

Zamanın kaydığı günlerden beri, kuzeyde Amanos, güneyde Cebel Akra ve doğusunda Silpius Dağı’na yaslanmış, Alevi, Sünni, Yahudi, Süryani, Ortodoks, Katolik, insan suretlerinden çiçek bahçesi Antakya’ya şemsin, sabah mahmurluğunda saçlarını taradığı anlarda gelen kuzey kolu leylekleri, şehrin doğusunda, kuzey-güney yönünde akan Asi nehri kıyılarında konaklayacakları yere inmeden önce, her zaman, her yerde yaptıkları gibi, ama bu sefer şehrin kutsallığına koşut ve her yerdeki törensel hareketlerinden daha sessiz, daha düzenli, edep ve erkân içinde şehri selamlayıp, gagalarında Antakya’da o gün bırakacakları torbaları taşıyan leylekler dışında,  Asi nehrine doğru düzenli bir şekilde yöneldiler.
Torbacılardan bir tanesi, itinayla taşıdığı, Zülfikar’ın kılıcı işlenmiş, telkari dokunmuş özel torbayı, Ekinciler Beldesindeki hasır bir sepete özenle yerleştirdi. Ve torbayı orada müjde beklemekte olan, üstü kum rengi ceketli, altı pembe etekli, dudakları sarı kemik rengi, ayakları kahverengi çizmeli çöl toygarına emanet etti. Etti de kuyruğu bir karış havada, aklı alacağı bir avuç müjde darıdaki toygar, ‘dii-liiut, dii-liiut’ diye ortalığı anında velveleye verip cümle ev halkını müjdeye ortak etti işte böyle doğdu o.
Şelale’de balık,  Beşikli Mağara’da saklambaç, bir elde oruk, diğer elde künefe, biri diğerine bir fincan kahve uzatımı kadar yakın evlerin sokaklarında, Antakya’da, mutlu geçen on dokuz yıldan sonra… İnşaatlarda çalışan babasının terinden, anasının sevgisinden artan ve akanlarla büyüyüp, onun da eli ekmek tutsun da kendi terinden ve elinden akanlarla anası babası rahat etsin diye Eskişehir’e üniversiteye gitti İngilizce okumaya… öğretmen olup canları okutturmaya… biraz da çibörek, met helva, balaban köfte tadıp, tattırmaya, gitti kerpiçten biten çağdaş bir şehrin canları ile can olup, karanlığı aydınlatacak canlar olmaya, aydınlarından el alıp, el vermeye…
Sadece budur, onu yurdun bir köşesinden, diğer köşesine taşıtan… Budur, onu neresinde olursa olsun yurdunun her karış toprağına sahip çıkartan… Aramasın altında başka bir şey de önce aynadaki suretine baksın her bir karış toprağı yağmalayıp, çirkefini ona, onlara ve ortalara bulaştıran…
İşte bu nedenledir ki direnişin Eskişehir’de de sürdüğü günlerden o günde,  o da beş arkadaşıyla beraber paylaştıkları evden arkadaşlarından en çok anlaştığıyla beraber çıktılar sokağa… Daha sonra başka bir arkadaşıyla buluşmaya giden o ve arkadaşı Yunus Emre Caddesinde durdurulunca polis barikatlarıyla, o ve onlarca onlar da durdular polisle karşı karşıya… bir taraf biz ne yaptık ki bakışlarıyla, diğer taraf siz ne yapmadınız ki bakışlarıyla… ve dönünce o bakışlar,  şimdi canınıza okuyacağız sizin bakışlarına… copları, kalkanları, gazları ve tomaları ile kalkınca hücuma… biz ne yaptık ki diye bakışanların da bir kısmı kaçıştılar Gürman sokağa, o ve tanımadığı bir genç, sonradan medyaya düşen satırlardaki adıyla Doğukan, kaçtılar önce Sanayici sokağa, oradan da saptılar Sanayi Sokağa…
Tam o anda, yani onlar kaçarlarken saldı zincirini Hades, karanlıklar dünyasından… sokakların karanlığında elleri yılan, gözleri şeytan, egemenlerin kapısındaki bekçi Kerberos’un dölünden düşmüş iblisleri arkalarından… ne yazık ki daha önceden hazırlanmıştı onun kaderi Hades tarafından… fırınında kötülüğü mayasındaki kötü kanla yoğuran fırıncı kılığına girmiş bir diğer iblisin kendisine çelme takan ayağından… ve yalnızca altmış sekiz saniye sürdü, karanlık yüzlü, yılan elli, şeytan bakışlı, ellerli sopalı iblislerin darbeleri ile tekmeleri onu bayıltan ve bayıltıp kaldırımın üstünde bırakan… Yeniden kendine geldiğinde eli sopalı bir tanesi ile girdiği sessiz söyleşi ardından kafasına ve beline birer darbe daha aldıktan sonra Asarcıklı Caddesi’ne doğru uzaklaştığında bir otelin kaydına girmişti ki; kayıtları bir okus pokus ile yok olup, Kibele’nin ak sütünü emmiş bir savcı tarafından ortaya çıkartılan…
Bir tramvay durağına otururken ev arkadaşları, o’nu bulduklarında ve daha sonra gittikleri hastanenin doktorunun kas gevşeticilerle iki veya üç günde bir şeyinin kalmayacağını söylediğinde, ne yazık ki kafasındaki kayıtlar silinmişti bir daha geri gelmeyecek kadar…
Otuz sekiz gün kaldığı komadan sonra yürüdü şemsin yolundan… ve karanlığın gücüne inat, heykelinin avuçlarından her daim su içecek, kızıl ardıçlar, kır incirler, serçeler, alacakargalar, keten kuşları, ispinozlar, sakalar, kırlangıçlar, kumrular ve de güvercinlerle beraber ilelebet yaşayacak o, ak ve karaleyleklerin kanatlarında, anaların kucağında yürürken şemsin yolunda, her dilden, her dinden, her sokaktan, yükselen, dalga dalga yurda yayılan dualarla, oğullar  ve kızlar analarının bağrında, oğullar ve kızlar analarının ve babalarının kollarında, göz yaşları boğazlarında, hepsi omuz omuza saflarda, yumrukları havada onu kuşların kanatlarında taşıyıp Onun, Ali İsmail Korkmaz adını yazdılar şemsin yoluna
-0-

Mehmet’tir gelen can yere göğe koyamadıklarımdan…

Hacı Bektâş-ı Velî’nin elinin değdiği,  suyunu okuyup üfleyip içtiği, kokusuna karıştığı, şemsine gönül verdiği yörelerin birinde, ayvalıgillerden bibisinin söylediği  “Gül yüzlü sevdiğim…” türküsüyle ana rahminden dünyaya düşmüştü o.
Ahl al-Baytı esas alarak yetiştirilmiş, gönlünü temiz tutmaya, gözüne ve nefsine sahip olmaya gayret etmiş, önü sıra yolunu kesen, yapışık nizam, çam kese tırtılları bile yaratan bilip ezmemiş, özünü fakir, hizmetini zengin tutmuş, yediği ekmekte, içtiği suda anasından, babasından daha çok hakkı olduğuna inandığı, yaşadığı yörenin adına da bin şükran bin minnet, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın çocuğuydu o.
 
Biçimli uzun yüzüne oturan, insanın içini ısıtan sürmeli derin gözleriyle, yaşadığı yerin geleneği gereği darda kalana, düşene anında ulaşan… babasının zayıflayan kalbi nedeniyle ekmek nöbetini devralıp, pazar tezgâhlarında evin kesesini koruyup kollayan… ablası ile abisine okul yolunda harçlık çıkaran o, o günün akşamında, yoksul evinin yükü yanında sürgünlerin, dışlanmışlığın, kırımların ve acıların da yükünü taşıyan evlerinin merdivenlerden koşarak aşağıya inip, ayakkabılarına uzandığında, anası silme gövde durdu karşısında… “dışarı çıkamazsın…” dedi. ”Neden?” dedi. Anası “çünkü sana uğruna her şeyi reddedeceğini bildiğim mercimek çorbasıyla, karışık dolma yaptım, ama henüz pişmedi pişsin, ye de öyle git…” dediğinde “ana, biliyorsun her yerde direniş var. Ben yemeği üzerim,  arkadaşlarımı üzemem, onlara söz verdim, yürüyüşe katılacağım. Yoksa ben, benimle bozuşur aynada bile yüzüme bakamam” dediğinde daha önceleri oturdukları yöredeki arazi mafyasına karşı dövüşüp sokaklarını temizleyen neferlerden biri olan anası, “gitme,” diyemedi yoldaşına, “gitme,” diyemedi oğluna. o onu, o da onu öptü ve o evden çıktı gitti.
E-5’e yakın postanenin önünde arkadaşlarıyla buluşup, E-5 ulaşmak için yüzleri Kadıköy’e, yumrukları göğe, gözleri ileriye, yürekleri her yere yürüyüp, sonra sağa sapıp, ‘iyi ki’ Yavuz Sul’a’tan Selim değil, Fatih Sultan Mehmet Caddesi üzerinden E-5’e çıktılar. Yol güvenliğini buldukları her engelleyici nesneyle sağlayıp yolu kapadılar. Tam yürüyüşe başlamak üzereydiler ki; siyah camlı beyaz bir araç, sinsice çıktı da deliğinden, tereddütsüz ona çarpıp, yolun diğer yanına düştüğünde, tutundu açılır gibi olan kapının eşiğine… ama ne yazı ki, arkadan gelen başka aracın da çarpmasıyla açıldı Marifet Kapısı ve aldı alçakgönüllü, kimsenin ayıbını görmeyen, iyiliği esirgemeyen, yaratılanı seven, gerçeği arayan, kulunu… aynı anda parmaklarını suya değdirip gönlünü temizleyen canların, sağ elleri yüreklerinde, “Yine mi figan var dostların anısına” dudaklarında selam durdular ona… ve sazın perdelerinden yayıldı, Onun, Mehmet Ayvalıtaş’ın adı, dalga dalga her yana…
-0-

Abdullah’tır bir diğer can, canımı acıtan…

Zamanın kaydığı o günün ertesi günü Asi nehri kenarında geceleyen bir gurup kuzey kolu leyleği daha gagalarına torbalarını alıp düzenli bir şekilde yeniden Antakya’nın merkezine doğru yöneldiler.  
Torbacılardan bir tanesi itinayla taşıdığı, üzerinde yine Zülfikar’ın kılıcı işlenmiş,  Dorylaion yazılmış ve telkari dokunmuş özel bir torbayı bu sefer de Gazi Mahallesi’ndeki hasır bir sepete aynı ritüellerle özenle yerleştirdi ve torbayı o an orda müjde beklemekte olan, üstü pas rengi redingot ceketli, pantolonu sarı renkli, dudakları gri, ayakları çıplak, karabaşlı kiraz kuşuna emanet etti. Ettiğinde ceketini şöyle bir sağdan sola savuran, üstü kaval altı şeşhane, kadınları kara türbanlı, erkekleri kara kefiyeli, kiraz kuşu ailesi, ev halkına verecekleri alacakları bir avuç müjdeye ortak etmek için cümle âlem çinte aşiretlerini ‘ tyip-cüp, tyip-cüp ’ diye, çağırarak ortalığı anında velveleye verdiğinde doğdu oMahallenin ortak aklında, çintelerin sesinde  Abdocan.
Buğday tarlasında büyüdü tarladaki ağacın altında… anasından emdiği süt burnundan geldiğinde ekin biçiyor, düven biniyor, balya bağlıyor, evin ekmeğinde emeğini yoğuruyordu. Yedi yirmi dört, iş, iş üstüne, boş durmayıp çiçek buketi bağlıyor, döner dilimleyip yarım ekmeğin arasında uzatırken, ertesi gün döner-ekmek elinde kum karıp beton döküyor ki inşaat bitince kapısına bekçi olsun, gelene, gidene göz atıp güvenliğinden sorumlu, ekmeğinden doyumlu olsun. Bir de bitirirse açıktan liseyi, görebilirse gözleri üniversitedeki amfiyi, bitirince iyi yaşatacak annesini…
O gün de akşama doğru işten eve geldiğinde, güvenlik şirketinin tek tiplerini soyunup, sivillerini giyindi keyifle… keyfinin nedenine gelince, ‘tehlikenin farkında ve kırmıştı artık Türkiye korku çemberini’ herkes kendi düşüncelerine göre… Hazırlanırken dışarıya çıkmaya, annesi dikildi karşısına “Oğlum gitme. Bugün pazartesi. “ dedi. Yanıtı “Ne olacak yani bugün her hangi bir gün, adı da pazartesi… var mı pazartesi günleri sokağa çıkmama emri? …” oldu. Anası dedi Yok oğlum bizim için bugün iyi değil. Hasan, Hüseyin o gün doğdu, o gün sefere çıktı, o gün öldü.” Yanıtı “ Allah ne yazdıysa o olur.”  O anda abisi de geldi. O da “Abdocan gitme.” dedi. Yanıtı “Peki, bari bir bakkala gidip geleyim. ” beyaz yalanıyla çıktı dışarıya. Kapıda bekleyen arkadaşları ile tokalaşıp hep beraber yürüdüler Ay Sokak’tan Armutlu’ya, Gündüz Caddesi’nde yoldaşlarını bulup, geçtiler ön saflara… arkadaşlarını korumaya, kışkırtıcıları kovalamaya, polisi de kollamaya…
Yetemiyorlardı ki bu çabaya… Neyse, yeni gelen çok büyük bir gurup eylemin kontrolünü alınca, o ve yoldaşı çekildiler kenara…  ve yarım saat sonra polisin müdahalesi başlayıp da ortalık karışınca Elmas Sokak’tan kaçıp, kıvrıldılar Söğütlü Sokağa… nefes nefese koşarlarken mahallerine doğru, aniden, gerçek akreplere ayıp, bir akrep çıktığında karşılarına, bilmem kaç metre bölü saniye hızla hedef gözetilip, hedefe kilitlenmiş bir gaz kapsülü gelip, fırlattığında onlara… o, bir daha kalkmamak üzere düştü yere… ve aynı anda Antakya’da Habib-i Neccar Dağında, Asi Nehri kıyılarında, cami, kilise, havra damlarında, bilumum bacalarda konaklamış leylekler kaldırıp başlarını bin bir kederle takırdadılar… ve o anda çıktı Zülfikar ağlayarak kınından…  döküldü, Onun, Abdullah Cömert’ın adı, gözyaşlarıyla leyleklerin yanaklarından…
-0-
O da bir candır, adı Mustafa, suyun öte yanından…
Güneş Tanrıçası Arinna’nın hükmettiği topraklarda doğmuştu o. Baba yarısı komşularını emmi bilmiş, ana yarısı komşularını bibi bilmiş, imecelerinde büyümüş… ebelerin görmüş geçirmiş gözlerinden, ellerinden tat alıp güneşte pişmiş tarhanaları kaşıklamış, ağaları ile zeytinliklerde zeytin sıyırmış, narenciye bahçelerinde portakal toplamış, Ceyhun nehrinde balığı cevizin yeşilinde avlamış… Amanos dağlarının geçitlerine nöbet tutup Hititlerle başlayıp, bölgeye Şugur-u Saimiye adını veren Harun Reşit Kalesinin burçlarından iliğini emip kemiğini Haruniye adını verdikleri ilçenin sakinlerine fırlatan Abbasilerden sonra,  Haçlı Seferlerini de görmüş… en sonunda Osmanlının üstünden geçtiği toprakları, işgalden kendi imecesiyle kurtarmış Cumhuriyetin çocuğuydu, o… aynı zamanda devletin ve ordunun da koruyucusu Tanrıça Arinna’ya bağlılığıydı onu Polis Akademisinin parlak bir öğrencisi, sadece insanlık ve vatandaşlık haklarının korunmasına adamış bir insan yapan...
İstanbul’daki Gezi Olaylarının ülkedeki tüm illere de sıçraması ve yayılmasıyla olaylara yetemeyen Çevik Kuvvete günlerdir gece gündüz destek veren Asayiş Şube Müdürlüğünde görevli komiserlerden biri olarak ilk defa dün gece eve gelebilmiş… gece gülen gözlerinin ikizi, hayatının yoluna baş koymuş, gülen gözlü öğretmen eşi önüne aş koymuş… tasada ve kıvançta birlikte olmaya aday aile üyesi ile ana karnında yemek yiyip, sohbet etmişlerdi.
Sohbetlerinde emeklerinin terini akıtan gözleri her zamanki gibi güleçti.  o, baba olacağı için gururlu ve sevinçli, eşi, canından can alana taşıdığı sorumluluğun bilincinde çok sevinçli ama gözlerinden aynalarının sırına yansıyan düşüncelerinde; her ikisini de ülkedeki sermaye ve iktidarın el değiştirmesi süreci içinde hedef alınan çalıştıkları kurumlardaki geriye doğru ivme kazanan iş yaşantıları ile doğacak yavrularının ‘aydınlık mı olacak?’ geleceğinden endişe içindeydiler.
Sabahın alaca karanlığında uyandığında görevi gereği hemen toparlandı, uykusunda bile gülümseyen eşinin alnına bir öpücük kondururken, bebeklerine eşinin inci gibi gülümseyen dişlerinin aralarından “gün aydın olacak inşallah bebeğim” diyerek, ona, babalar çok bilir dağarcığındaki güzellemelerin ilkini  yolladı. Dış kapıyı yavaşça kapadı.
Sokağa çıktığında şemsin, gözlüklerini odaklayan,  gözlüklerinden yansıyıp yaseminleri vuran ve dört bir tarafa yayılan ışık ve yasemin kokuları ile birlikte kollarında sevdiği ile yatmak varken, göreve gitmenin zorluğu ayaklarını durdurdu… zorunluluğu ise ayaklarını zor bir güne doğru bir daha doğrulttu… Emniyetin servis aracına son anda yetişip, “halk için emniyet, adalet için hizmet” sloganında halka inat, halktan uzak, namahrem kafeslerle donatılmış araçtaki boş koltuklardan birine kendini bıraktığında,  ruhu da kapandı namahrem kafeslerin ardına…
Emniyete gelip üniformasını, silah ve gereçlerini kuşandığında içine çökmüş sıkıntıyla, Adana Garının etrafındaki caddelerden, Atatürk, Cevat Yurdakul, Mustafa Kemal Paşa’da kümelenmiş, Sular Mevkii’ni üs eylemiş, bir yandan saf tutmuş, bir yandan taktiksel hareket halinde, ellerinde bayraklar, ellerinde bağırlarından boyaya, boyadan fırçaya, fırçadan özdeyişe dökülmüş pankartlarla bir sürü genci kontrol etmeye görev alan meslektaşlarıyla görev aracına binip, meslek diliyle olay yerine intikal ettiler. Göstericiler kadar meslektaşları da gergindi. İçlerinden çoğu, neyi, neden koruduklarının yanıtını veremediklerinden ki; birisi de kendisiydi, oldukça hoş görülü davranmaya meyilli ise de uzun süren karşılıklı bir bekleyişin ardından, nereden, nasıl, niçin, neden ve kim tarafından atıldığı bilinip de bilinmeyen, bir kaç el silah sesiyle ortalık karıştı.
Açılan ateş, sıkılan gaz, üstlerine ‘kimyevi sulu’ sepken su sıkan TOMA’lar karşısında kaçmaya başlayan göstericileri kovalamaya başlayan meslektaşları ile beraber harekete geçip kovalamaya katılan onun sağ olsaydı hatırlayabileceği son şey, Sular Mevkii’ni oradaki alt geçit inşaatına geldiğinde, kendisine dikkat etmesi için uyaran arkadaşına, ne dediğini anlaması için kafasını çevirdiğinde ayağının kaymasıyla üst geçit inşaatından aşağıya doğru düşmesiydi ki… aynı anda Tanrıça Arinna çıkardı kaskını başından, çıkardı silahını kılıfından, söktü attı polis teşkilatının simgesini üniformasından ki, usulca koyabilsin diye onu, onun gibi dürüstçe yaşamaya çalışanların arasına… ve aynı anda tüm göstericiler de baş eğip selam verdiler bu adama… ve onu yetiştiren ana ve babaya… ve aynı anda selam verirken doğmamış bebeğin, babasına… ve Onun, Mustafa Aydın’ın onurlu adını, verdiler henüz doğmamış olana…
-0-
Altı canın en küçüğüydü o Berkin’im yere düşüp de hala gözlerimi yaşartan, anaların avuç içini gözyaşlarıyla doldurup toprağa bereketini bırakan… 

Antik çağlardan beri yaşadıkları topraklarda yokluğu, yalnızlığı, çaresizliği, başkaldırıyı, ihaneti görmüş, ihanete ermiş… oğullarının çoğu açık, gizli ve kara savaşlarda ölmüş, kalanları sürülmüş, dama düşmüş… geriye kalan bir avuç yaşlı, kadın ve çocuk giderek dağılan ve el konmuş hayvanlardan uzağa, yanmış tarlalardan sokağa düşmüş…  Zerdüştçü iyimserliğin ifadesini temsilen, sonunda mutlaka zafer kazanacak Ahura Mazda’nın koruyamadığı çocuklarından biriydi o, annesi Dersim’den, babası Tokat’tan İstanbul’a savrulan
Onüç tam bir bölü iki yıldır yaşadığı evlerinin, iki ablasıyla yattığı, bir göz odasında, gördüğü düştü, o güzelim sürmeli eşek gözlerinin, üstündeki kara kalın kemer kaşlarının arasından sızarak onu uyandıran… düşünde, belalısı Zargana Mehmet’i yem, çete arkadaşları Baran’ı hâkim, Dengbej Celal’i öğretmen, kendisini de inşallah doktor eden koruyucu melek Faravahar’dı ona görünen… Uyandığında ise bin bir şirinlik ve daha çok çalışacağı sözleriyle, mezuniyet töreni için aldırdığı ceket ve pantolonu bile görmezden gelip, her evdeki pazar sabahının o gösterişli töreniydi burnuna sucuklu yumurta kokularıyla gelen… hemen fırladı odasından dışarı, üstünü başını bile merdivenlerde giyerken, sıcacık taze Pazar ekmeğini fırından alma kutsal görevini ifa etmeye giderken…
Direnmeye devam edenler, mahallenin afacanı, ama karakteri de bir o kadar berkin, tanıdıkları Berkin’i “Caddeye çıkma,  gelişigüzel biber gazı ve plastik mermi atıyorlar! Ek olarak bir arkadaşı da “gitme” diye uyardığında, istismar edilen, kullanılan, aldatılan çocukluğunun en doğal saflığında ben çocuğum, bana atmazlar kidediği anda, bir biber gazı bombasının kapsülü isabet etti başına…
Duran kalbi otuz beş dakika sonra çalıştırılan, defalarca ameliyat olan, yaşaması mucize, bir hortum ve iğneyle beslenen, makineyle nefes alan, acı duyan ve ağlayan, yoğun bakımda hala yaşam mücadelesi veren o, o anda yere düşerken, aynı anda Zerdüşt melek Farahvar’dı onu kanatlarının üstüne yatırıp koruyup kollamaya başlayan, bir yandan da o parktaki yapraklardan dökülen ağıtiçi damlalarla onu kutsayan… ve yine o anda ellerinde birer kırmızı karanfille, kırmızı yemenilerini bağlayıp, yumruklarını sıktılar, o 16 Haziran günü, tüm dünyadaki kadınlar… ve tam iki yüz altmış dokuz gün sonra şemse yürüdüğünde Onun, Berkin Elvan’ın adını, tüm kadınlar sol memelerinin üzerine yazdılar.
-0-
-0--


Yorumlar
-----------
Yaşşa :)) / Çok güzel..ne diyeyim :))  / Yaaa canım Mehmet ağlattın beni..teşekkürler :)

Gülçin Atıcı 08.04.2014, 22.04.2014 ve 11.05.2014

Hep beraber sağlıkla,

Mehmet Altın 08.04.2014

Teşekkürler Mehmet. Bu yazı dizin de muazzam olacak. Lobna ve diğer canların hikâyelerini zevkle okuyacağız.  Tekrar teşekkürler.

Tülin Koray 08.04.2014

Sen bu mesajı çekerken bana, ben, Yılmaz Mete, Esin Bayatlı, Erhan Günsoy, Ünal Savaşan, Lütfü Mısırlıoğlu, Nilgün Koparal, Sevinç Özalp, Kenan Tümer ile beraberdik hep birlikte... e tabii senin de adın geçti dedikodu faslında… Yazıma verdiğin yanıt için de bin şükran sana... kal tasasız ve sağlıkla.

Mehmet Altın 08.04.2014

Mehmet, sevgili kardeşim, eline yüreğine sağlık. 8 Nisan'da gönderdiğim mail’de de belirttiğim gibi çok güzel bir dizi oldu. Pek çok teşekkürler, selam ve sevgiler.

Tülin Koray 05.05.2014

Ben de sana teşekkür ederim kardeşim. Geçen Mayıs'tan Ufuk'la ben beri sofrayı kurduk, o dayanamadı yattı uyudu ama ben hala beklerim.  

Mehmet Altın 06.05.2014

Teşekkürler Mehmet. Çok güzel bir hediye oldu. Ben de Ufuk arkadaşımın anneler gününü kutluyorum. Ayrıca tüm annelerin ve 'ana yüreği' olanların Anneler Günü kutlu olsun. Selam ve sevgilerimle.

Tülin Koray 11.05.2014

Ohhh be şükür kavuşturana. Nerelerdeydin be Altın Biraderim bunca zamandır? Gezi Destanı sensiz yazılır mı hiç. “ 36 kısım tekmili birden “ değil ama peyderpey yayınlanacak 36 bölümlük- Hayır, belki de 31 Mayıs’ı çağrıştıracak 31 bölümlük- ismi bilinen ve de bilinmeyen onurlu Gezi İnsanlarının hikâyelerini senden kaleminden okumak bu günlerde çok iyi gelecek bize, yarınlara umutla bakabilmek için… Özlem ve merakla.
Sadık okurunuz; Cennet Datçalı Şişman Efe   Şükran sana...

Tuğrul Ünsal 08.04.2014

Şükran sana…

Mehmet Altın 08.04.2014

Son okuduğun kitap diye baktım… yazarın ismini aradım… anlatım tanıdık geldi… ve… bildim. Diğer satır dizelerini sardığın yumağı çözüp, anlatı örgüsünü şekillendirip bizlerle paylaşacağın süreci hoşlukla izliyor olacağım arkadaşım. Tekrar takdirlerimle,  tevazuuna, kelimelerle oynayışına, tasvirlere anlam yükleyen düş gücüne ve daha onlarca güzelliklere.
Nur Şenbay 08.04.2014

Yorumuna yazmak istediğim yanıtın içini bir türlü dolduramadım... yazdım sildim. Yazdıklarımı yeniden dizdim, yine beceremedim. Sayfa sayfa yazan ben, teşekkür ederken aciz miyim, neyim? Bildim... yazan, yazanı görünce kalemini saklarmış ondandır dedim. Ben, sana çok teşekkür ederim.

Mehmet Altın 08.04.2014

Lobna çok şükür ki yaşıyor… anlatı dizisi keşke masal olsaydı. Gerçek mekanlarda yer alacak gerçek karakterler ve ülkemin insanları o kadar acı çekmeselerdi… ama birilerinin gelecek kuşaklara yaşananları anlatması gerek… yazarak, müzikle, resimle, teşekkürler Mehmet.

Nur Şenbay 11.04.2014

Teşekkür eden, teşvik eden, sen, sana, siz, sizlere de bin şükran... Umarım, çocuklarımızın kalem ve klavyeleri sadece güzel günleri anlatacak.

Mehmet Altın 11.04.2014

Dört teker şeytan kostümü..TOMA..harika..biraz yorucu ama ilginç.. paragrafların sonunda konu bütünlüğünü sağlayan son söz dizisini okuduktan sonra, ifadenin yan öğelerinin kendi içlerindeki hikayelerine dönmek gereğini duydum,merak uyandıran, sürprizlerle dolu bir anlatım..durmak yok, yola devam..

Nur Şenbay 14.04.2014

Gürültücü müjdeci kiraz kuşlarının Abdocan’ın geldiğini müjdelemelerinin üzerinden geçen senelerin son gününde, Zülfikar nasıl ağlamasın ki, o gün akrebin ölümcül zehriyle, kalleşçe alınan Abdo nun canına..

Nur Şenbay 29.04.2014

Ağlar... Zülfikar'ın kınından dökülen damlalar, ağıta dönüşür... dolar anaların avuçlarına toprağa düşer, dere olur, büyür ağaçlar... o zaman da Abdocan, yiğidim nasıl da boy atıp serpilmişsin der analar...

Mehmet Altın 29.04.2014

Ağıt damlalarını şimdi anladım..hissettiklerini, yaşadıklarını yazıya dökebilmek kalıcı güzel bir yöntem..bende hep istemişimdir, illaki roman olması gerekmiyor. ellerine, yüreğine sağlık arkadaşım.

Nur Şenbay 08.05.2014

Daha dikkatli ve istekli yazmama neden olan, duyarlı ve ince satırlarına bin şükran... kal tasasız ve sağlıklan...

Mehmet Altın 10.05.2014

İzmirli üç kızı okudum. Çok beğendim.

Sevinç Özalp Torerler 14.05.2014

Mehmetçim duygulanarak şaşırarak ismi geçen herkesi tekrar anarak heyecanla okudum..Çok çok güzel ellerine sağlık..

Emel Seven 14.05.2014





En başta Şeyh, sırasıyla dervişler,
Yedi gönül mertebesiyle, yedi gönül dizilmişler,
Toprağın sırında kök salan haktan el alıp,
aynasında yansıyan hak ile bir olup göğe doğru ermişler… 

Bakıp da görebilen gönül gözüdür önce gören, sonra gözdür bakıp onu gören...
Ben de yazdım bütün bunları hakiki insanı değil, insanın hakikatini ararken duvara…
----------------
Mehmet Altın,
06 Nisan 2014