22 Ocak 2016 Cuma




Mehmet Altın

İSTİRİDYE TARLALARINDAN

“İtiraflar”


Anlatı











ÖNSÖZ


Beni bu anlatıyı kaleme almaya, üniversiteden arkadaşlarım Tuğrul Ünsal ile Muhittin Arel kendi anılarını kaleme alarak kışkırttılar. İyi ki de kışkırttılar. Kısacası onlar el verdi."Ben de" yazdım. Hoşunuza gitti mi?...dedim.Hoşumuza gitti dediler, ben de yazdım.Devam edeyim mi?... dedim.Devam et, devamını isteriz dediler, ben de yazdım.Yoksa ben istiridyelerle yine tek başına konuşmaya devam edecektim.

Daha önce hiç denemediğim bir konuda, beni kışkırtanlara, yazdıklarıma değer verenlere, önemseyenlere, sevgi ve şükran... 

Bana her zaman bir şeyler yapmamı söyleyen sevgili eşim ana istiridye, benim özellikle yazmamı isteyen oğlum, büyük istiridye ile kuzu kızım istiridye, elbette ki oğlum küçük istiridye, istiridyenin bu renk ahenk dünyasında biliniz ki sizlere çok ayrı bir yer var.


-0-




İSTİRİDYE TARLALARINDAN

“İtiraflar”


I.Topkapı / Kaleiçi

Sabah gün doğumunda kalktım. Güneş, kızıl saçlarını Dragos ile Kaşık Adası arasına sererken ben de Kasığın ucundaki istiridye tarlalarında hasada cıktım. Eflatun, mavi, lacivert ile yeşilin sessizliğinde, fısıl fısıl kulağıma gelen istiridye, midye ile şeytanminareleri seslerine kulak kabarttım. Baktım anılarına dalmışlar, kabuklarının içinde yıllardan beri sakladıkları inci gibi günleri, ayları, yılları anlatıyor ve geçmişi arıyorlardı.

İstiridyelerden birini seçtim, açtım.İçinden İstanbul’un en eski semtlerinden, bilinen adıyla Topkapı/Kaleiçi hüzünlü, kırgın ve yorgun bana baktı, gözlerimdeki yaşlarda beni ve kendini aradı....

Sokaklarında çember çevirdiğim, surlarında uçurtmalar uçurduğum,  Bizans’ın akarsular vadisi, çocukluğumuzun bostanlarını bünyesinde barındıran şimdiki Vatan Caddesi'nden kestiğimiz kamışlarla, kızlara, civar mezarlıklardan topladığımız çitlembikleri fırlattığımız Arnavut taşlı yollarıyla Topkapı.

Bugün, metrobüslerin üstten geri dönüş turu attığı tam o yerde, "Bakırköy’e giderken solda" zarafeti ile dimağımda yer etmiş Takkeci Camii ile General Electric fabrikası arasında top koşturduğumuz etrafı cevizlik, dutluk kale dışı. Yine aynı caminin yanında, babamla gittiğim zaman yemeden olmaz, ekmek arası kavurmasıyla ünlü, Bakkal Amca. " Eşeği ile annemden habersiz sokak sokak dolaşıp sebze meyve sattığımız gün eve geç ve yalnız geldiğim için diğer bir eşek sudan gelinceye kadar dayak yediğim " mahallemizin zerzevatçısı, Mehmet Amca. Ağırlıklı olarak muşmuladan yapılma oyun sonrası kana kana içtiğimiz tükenmezi ile ünlü, oğlu da ünlü, o zamanın Nuri Alco'su artist Önder Somer'in annesi Despina Teyze, babamın dostu Balkan göçmeni sobacı İsmail Amca, şarküterisinde yalnız lokum lakerdalar değil bal kaymak güler yüzünü de satan, üst kat komsumuz, aşkı nedeniyle Müslüman olmuş, Muhlise Yenge'nin abisi Femo Dayı ve yardımcısı mösyö Simon, her perşembe reklamsız ve ücretsiz fakir bakan Dr. Nasır Bey ile dedem Diş Tabibi Hasan Efendi, aynı gün Nasır Bey'den ve dedemden gelen reçetelere bedava ilaç veren Eczacı Nazım Amca, Hulusi Kentmen kopyası, sokakların hâkimi Komiser, aynı zamanda Tamburi Sait Amca, Kurtuluş Savaşının silah tedarik cambazları ünlü MM, Millî Müdafaa,  grubunun kurucu üyeleri Mehmet ve Bican Beyler, yardımlarını, şimdiki gibi değil, reklâmdan ve hoyratlıktan uzak gizlice yapan,  Fıkaraperver Cemiyetinin yorulmaz başkanı, Doğu Perincek’in kayınpederi Dr. Nihat Bey, renk ahenk bu semtin dünyasında, onlar da istiridyenin anılarında var...

-0-

Eylül ayının su son günlerinde Burgazada'dan bakınca Heybeliada’nın yeşilden yeşillere, yeşilden mavi yeşillere, yeşilden sarı yeşille devinen görüntüsü yanında, deniz de bir o kadar duru ve dingin. Belden aşağısı iplik, iplik, dantel, dantel pembe/ beyaz tuvaletleri ile Ravel’in Le Bolero'suna tempo tutan denizanaları, adalıları müziğin ritmine, denizin derinliklerine davet ederken, ben, kayıp ada Atlantis'in çocuğu, Islomanic,  dostlarım,  İstiridyelerin yeni anılarını dinlemeye giderken, ince ve uzun endamları ile Fashion TV'ye yakışır, Fatih'in "Pina"larının zarif selâmlarına, eğilerek karşılık veriyorum.

Anı ve anlatısı bitmemiş, estetik pinalarin tersine, amorf görünümlü dostum Topkapılı İstiridye, kabukları hala açık, belli ki canı sıkkın beni bekliyordu. Beni görünce, sevinçle, kendisi gibi amorf incisini parlattı ve tekrar anlatmaya başladı...

Şehremini’ni Bakırköy’e doğru geçin sağ köşedeki benzinciden sağa içeri doğru sapın.İşte oradan baslar Topkapı/ Kaleiçi Pazartekke Mescidi ile beraber...biraz ilerleyin en fazla üçer katlı bahçe içinde evler görecek, eğer mevsim uygunsa bu evlerin önünde merdivenlere ve bahçeye yayılmış mahallenin yerleşikleri, sizi de mutlaka çaya davet edeceklerdir.Yalnız kaldırımlar ve cadde dardır. Yürürken dikkat edin de tramvayın altında kalmayın. Bir de tramvaya asılmış hergele tayfasından kendinizi sakının... sakının ki, enseye tokat yemeyin.

Eğer sağa sola takılmadan tam Kaleiçi’ne, meydana doğru giriş yaparsanız "Kayseri köylerinden yeniçeri olmak üzere devşirilen ancak iyi ki askeri yetenekleri,  yetersiz olduğu için, ocaktan atılan Ermeni çoban " Mimar Sinan’ın eserlerinden biriyle, Kara Ahmet Paşa Camii'ni görür, Aydos kardeşimin, Üsküdar ve Edirnekapı Mihr-i Mah Sultan Camililerindeki aşk adına kullanılan, dönence günlerinde, birinin üstünden güneş batarken, diğerinin üstünden mehtabı doğduran, mimarî tekniğe şapka çıkardığı gibi, siz de Sinan’ın mimarî ustalığına bir kere daha şapka çıkarırsınız.

Şapkanızı hemen giymeyin çünkü meydana ve çarşıya geldiniz!? Eğer iyi et yemek istiyorsanız, yalnız eti değil, güzeller güzeli kızları ile de ünlü Kasap Osman Amca'ya, artık tanıdığınız Femo Dayı’ya selâm verip, bir yanını surların gölgesine, sırtını ise dayımın, balık toptancısı Orhan Reis'in, evine dayamış, temellerinin Bizans kalıntılarına dayandığı söylenen Aya Nikolas Kilisesine uğrayın.Papaz Andon'un bir hayır duasını almayı da sakın unutmayın!.Buradan ilerisi artık sur dışı, Takkeci, Sağmacılar yani Bayrampaşa, Davutpaşa ve eski Edirne yolu...

Gelin biz geri dönüp, dönüş yolunda sağda, MM, Müdafaa-i Milliye grubundan Mehmet Efendinin barok stili, yüksek tavanları ve büyük çiçek bahçesi ile ünlü, mahallede Pembe Apartman diye bilinen yapıya bir göz atıp, Pazartekke'den tramvaya atlayıp aşağıda sağda, şimdiki İETT garajının bulunduğu yerde, tek katlı, bahçe içi evleri de geçip Şehremini’ne varalım. Devamla, bence, Cumhuriyet döneminin belirleyici kurumları arasında yer alan, sağlı sollu yerleşmiş Çapa Öğretmen Okulu, Selçuk Kız Sanat Enstitüsü’nü geçip, Fındıkzade, Haseki yoluyla Aksaray'da taş oyma sanatının zirveye vardığı, her bir yüzeyi oya gibi işlenmiş, kalem işi süslerle bezenmiş Pertevniyal Valide Sultan Camii önünde tramvaydan inelim. İnince ne olur sadece bakmayın o güzelliği bir de görün, çizgilerini, rengini ahengini dağarcığınızın paletine yerleştirin. Ben gördüm istiridyelerin renk ahenk dünyasinda o yerler de var...



II. 50’li yılların Sonları

"Siz Aksaray'da tramvaydan inmeden önce, Haseki dolaylarında tramvay,  yolun iki yanındaki ahşap evlere adeta sürtünerek geçerken ben de karşıdan gelip Topkapı’ya giden, 32 no.lu Topkapı-Bahçekapı ([1])  tramvayına atladım. İstanbul’u İstanbul yapan değerlerden bir başkası olan tramvaylar, 1960'dan sonra, ilki yukarıda anılan hat olmak üzere kaldırılmış ve troleybüs hatlarıyla ikame edilmişti..."dedi ve başladı anlatmaya yaşlı ve güngörmüş şeytanminaresi...

Sultanahmet'ten Sirkeci, Fatih, Unkapanı ve Balat'a, Balat'tan Topkapı’ya, Topkapı’dan Yedikule'ye, Yedikule'den Samatya, Aksaray, Kumkapi ve Ahirkapi’ya bütün bu yörelerde yasayan " Eski İstanbullu " çocuklar, hayatlarının en büyük şaşkınlığını ve düş kırıklığını 1950'li yılların sonlarına doğru yaşadılar.

Çocuklara, ilk darbe, 6–7 Eylül olayları ile geldi. O gece, babam annem ve Kandilli Kız Lisesi'nde yatılı okumuş annemin liseden onun kardeş, benim öz teyze bildiği iki arkadaşı,  Sehzadebasi'na bir düğüne gitmiş, ben de dayımlarda kalıyordum. Cilveli ask saatleri yerine, hain pusulara gebe o gecenin ilerleyen saatlerinde, havai fişek gibi patlayan seslere, bazı yerel yangınların karanlıktaki yansımalarına ve saçlarımda dolanan is kokusuna uyandığımda, havaya ateş eden dayımın elinde, hayatımda ilk defa silah ve silahı gördüm. Yine dayımın ve Topkapılı erkeklerin korumaları altına alınmış aileleriyle beraber arkadaşlarım Hristo, Kozma ve Yorgo'nun suratlarında ilk defa korku ve korkuyu da gördüm... saldırganların her birinin suratlarında da kendisinden korkan, kendisi ile kavgalı, kendisinden korktuğu ve kendisiyle kavgalı olduğu için hedef gözetmeksizin,  dozunu gittikçe arttıran şiddetin, iğrenç yobazlığın ve toplu histerinin gaddar ve hain yüzünü gördüm.

Çocuklara ikinci darbe ise; çevresindeki tarihi yapılarla ve güzelim havuzuyla bütünleşmiş Beyazıt Meydanı... Pertevniyal Camii'nin efsunlu güzelliğini ve asaletini bir saraylı zarafeti ile taşıyan,  gözümüze ve gönlümüze yansıtan Aksaray Meydanı... bostanlarının her bir yerini Evliya Celebi gibi karış karış keşfe çıktığımız, teneke üzerinde kızartmak üzere çekirge avlayıp, tavşan kovaladığımız, daha önce bahsettiğim, Vatan Caddesinin bulunduğu vadi... ile şimdiki Olcay Otel Topkapı’nın önündeki kavşakta, aralarında dedeminki de bulunan, güzelim konakları... biz çocukların,  oyun ve yaşam alanlarını, yine hayatımızda ilk defa gördüğümüz dozerlerin, iş makinelerinin, denetimsiz, hoyrat ve saldırgan devinimleri ile yıkarak ve yok ederek, yeni yollar açmak için, geldi.

Bütün bu yaşadıklarımız, önce büyük bir şaşkınlık, sonra hüzün, sonra da kızgınlıktı.

İste burada anılan o günlerdir ki, çağdaşlaşma ve değişim adına İstanbul’un sırtına ilk hançerler saplandı. O henüz ölmedi... ama hala saldırıyorlar... saldırganlara direniyor, sevenleri bazen yaralarını sağaltıyor ama yaşam savasını giderek kaybediyor, henüz yoğun bakımda değil ama o da yakındır.

Ne yazık ki çocuklarımız, torunlarımız onun ateş böceklerini tanıyamadılar, onun kirpilerini göremediler, vandallar geldi, onun ateş böceklerini, kirpileri kaçırdılar. Onun ağaçlarından ellerimizi bal eden incir, kınalı kılan ceviz, pişmaniye gibi ayva, salladığımızda kafamıza yağan dut toplayamadılar, vandallar geldi onun bütün ağaçları kestiler. Onun saka kuşlarını, fluryalarını avlayamadılar, vandallar geldi, kuşların hepsini kaçırdılar. Onun her iki kıtadaki kıyılarında, Haliç’te, Boğaz’da oltayı attıklarında onun balıklarını tutamadılar, vandallar geldi, denizin dibini kuruttular. Bisikletlerini rıhtımlara fırlata, fırlata donlu, donsuz, onun denizine giremediler, vandallar geldi, onun denizini kirlettiler. Otomobil rulmanlarından tornet yapıp onun sokaklarında yarışamadılar, vandallar geldi, sokakları, kaldırımları bile işgal ettiler. Uçurtma yapıp onun göklerinde uçurtamadılar, vandallar geldi, alanları yok ettiler. Kısacası, çocuklarımız ve torunlarımız ona emek veremeden,  vandallar ise, hiç bir şey üretmeden onu gün be gün tükettikleri için ne çocuklarımız ne de vandallar hiç biri onun değerini bilemediler. Şimdi durmadan onu arıyorlar, eskiye döndürmeye çalışıyorlar ama artık onun ruhunu bulamıyorlar, yaptıklarını da yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar. Dolayısıyla bizim gibi mutlu da olamıyorlar.

Ben, bu yaşıma gelene kadar güzellik karsısında bu kadar yıkıcılık ve zevksizlik, sevgiye karşı bu kadar sevgisizlik ve yaşama bu kadar saygısızlık görmedim... Biz, yaşlı deniz minarelerinin renk, ahenk, bilge, dünyasında ne yazık ki bunlar da var...

III. 60’lı yıllar / Ortaokul ve Lise


Yaşlı ve bilge denizminaresinin acı dolu hüzünlü anlatımına, solan begonviller, japon gülleri, yaseminlerle beraber kış görümüne bürünmüş, sararmaya yüz tutan ağaçlar fon verirken, kestane karası fırtınası da ağır tempoda gür sesli üflemeli çalgıları ve gök gürültülü davullarıyla ses verdi...ve anlatmaya başladı artık yeni yetme delikanlı, yeşil gözlü istiridye....

On iki yaşımdaydım. Evden, uzun süreli, ilk olarak ayrılmıştım. Artık babamın, dedemin yıllarca yaşadığı semti hemen hemen terk ediyor, leyli meccani ([2]) sınavları sonucu Vefa Lisesi'nde yeni bir yaşama adım atıp, Eski İstanbul’un alçak gönüllü, güngörmüş, eskimişliğini ve fakirliğini ağırbaşlı bir onurla taşıyan semti Şehzadebaşı’nın ana kucağına sığınıyordum.

Okulda asla bulamayacağım anne, baba ve kardeş sevgisi ile aile bağları yanında, önemli bir sayısı yatılı olmasına rağmen, yatılı öğrenci hizmetine odaklanmamış, konfor demeyeyim de asgari iyileştirilmiş yaşam koşullarının bile esirgendiği ortama duyduğum tepki, beni, her zaman fırsat buldukça, okul dışındaki yaşama ve coğrafyayı keşfetmeye itti.Zaten her türlü öğüde rağmen tanıma, sınama, yanılma değil midir bize hayatı öğreten?.

Okulumun bulunduğu Şehzadebaşı merkezli, Vefa, Süleymaniye, Laleli, Beyazıt, Eminönü, Unkapanı, Zeyrek, Fatih, Aksaray düzlemi, sınırlarını arkadaşlarımla volta ve omuz atarak, belirlediğimiz yeni yaşam alanım oldu.

Böylece ilk defa Şehzadebası sinemalarında tanıdık, biz yeni yetme istiridyeler, seven, sevecen, eğiten, kızdı mı ulu manitunun acımasız balta darbelerini vuran, " gerçekte odur dünyayı yöneten ", karşı cinsin endamını...

Şehzadebası sinemalarındaki konserlerde tanıştık, Erol Büyükburç, Durul Gence, Semiha Yankı, Beyaz Kelebekler ve adını anımsayamadığım daha nicesi ile... sonra da Beatles ceket, Antuan yaka gömlek, bol paça pantolonlarla Pera'da Adamo, Enrico Masias ve diğerleri ile...

Geceleri okuldan kaçıp, Şehzadebaşı sinemalarında, "en yenisi, Yeni Sinema'da" seyrettik Susuz Yaz', Yılanların Öcü, Spartaküs, Kuşlar, Zorba, Kazablanka ve Sapık gibi hala anılan kült filmler ile daha onlarcasını, yöneten ve çevirenlere minnet...

O filmlerle tanıdık Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Halit Refiğ, Alfred Hitchcock, Carlo Ponti ile Türkan Şoray, Fatma Girik, Ayhan Işık, Anthony Quinn, Kirk Douglas, Alain Delon, Melina Mercury, Sophia Loren, Marlon Brando ve daha nicelerini...

Sahaflarda okuduk Varidat, İnce Mehmet, Yüzbaşı Selahattin'in Romanı, Odysseia, Ezilenler, Ana, Madam Bovary, Uşak, Gözleri Açık Gidenler ve daha onlarcasını, yazanlara minnet...

O kitaplarla tanıdık anamızdan, babamızdan, hocamızdan sonra eli öpülesi yazarları..Yasar Kemal, Şeyh Bedrettin, İlhan Selçuk, Necati Cumalı, Homeros, Maksim Gorki, Jack London ve daha nicelerini...

Vefa’nın ve Süleymaniye’nin birbirinin mahremine karşılıklı asılı çamaşırlar kadar yakın, bir yandan ağzı soğan kokan, bir yandan pencerelerindeki sardunyalar, güller ve karanfiller ile aşk koklayan, kapı açık, paça bol külhanbey kılıklı ahşap evlerini gözledik, namahremleri pencereye çıkar da bir işmar eder diye...

Efkârlandık, okulun iş atölyesi damının üstünden, çıktık Valens ([3]) Kemerinin Haliç’e bakan yüzüne, Güzel Marmara şarabını, Bafra sigarasını beyaz leblebiyi arkadaş bildik, anlattık göz alıp, göz verdiğimiz karşılıksız aşklarımızı birbirimize... kemerin fosil istiridyeleri ile Bizans'tan, mahallemizden ve yöremizden kızlar aldık, kızlar verdik birbirimize... sonra sarı leblebiyi meze edip  tanelerini aradık, sarhoşluktan yadigar parmakla, bozanın bitmez tükenmez bardak dibinde… 

Yetemediğimizde birbirimize, dertlerimize, umutla koştuk Süleymaniye Camii'ne, belki Kanuni Sultan Süleyman ile Mimar Sinan anlar halimizden diye dua etmeye...

Unkapanı’nın salaş meyhanelerde vurduk rakının dibine, efkârın Müzeyyen Senar'dan gelen sesine... Aksaray'da sarıldık damardan işkembenin sarımsaklı nefesine... Çarşamba’da, Karagümrük'te kavga ettik, bıçaklar çektik mahallenin namusunu, namusu bellemiş efesine...

Çınaraltı'nda attık tavlanın ilk zarını, nargilemizin kedi gurultulu sesi ve kallavi kahvemizin höpürtüsüyle...

Hafta sonu koşturduk özlemle evimize, beş nehari arkadaştan, beşer kuruş eder yirmi beş kuruş haraç ile Lalelide Tayyare Evlerinin önündeki duraktan, alınan otobüs biletiyle…

Tanıdığınız, tanımadığınız, kabukları kapalı bizi dinleyen, müstehzi gülen istiridyeler; onlar ki benim, bana, anne arkadaşlarım, baba arkadaşlarım, kardeşlerim, sıra, sınıf ve etüt arkadaşlarım, sırdaşlarım, yoldaşlarım, çalışkan ve tembel arkadaşlarım, iyi ve kötü huylu arkadaşlarım, cesur, yiğit ve hergele arkadaşlarım, küçük kardeşlerim, ağabeylerim, etüt ağabeylerim, iyi hocalarım, sevecen hocalarım, lanet hocalarım, ismi hep anılan hocalarım, ismini bile unuttuğum hocalarım, bu renk ahenk anlatıda onların da payları var... artık sıradaki bölüm sizlerle, bırakalım onu da deniz tarağı anlatsın...



IV. 60’lı Yılların Sonları / Üniversite

Büyük şairin dediği gibi havanın, kurşun gibi ağır olduğu bugünlerde, akıtırken gözyaşlarını, yağmur tanrıçası Bunbulama ([4]), Fener Burnu ile Kaşık Adası arasında, etrafında dolasan gümüş yavrularını kollayan yeşil gözlü istiridye, istedi ki anlatsın bir kısmını tarafsız bir gözle; deniztarağı istiridye...

Ve söyle dedi, deniztarağı istiridye...

Yeni yetme fidan ve filinta gibi istiridyeler, yârin yanağından gayri sevinci ve tasayı, bir dizi halayı, bir dal mimozayı, bir tabak aşı, bir kâse çorbayı, bir bardak suyu ve şarabı, bir somun ekmeği, hepsinin üstünde, yaşamı " tek bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine" paylaşmayı öğrendikleri 60'li son yıllarda tanıştılar birbirleriyle... Neden olana sevgi ve şükran...

Fakültelerinin kapısından girdiklerinde şaşkındılar, kendilerinden başka bir cinsin amfide ayni sıralarda oturmasına, hepsi mahcup ve şaşkın ama neden olana da bin şükran...

175 kişiyken oldu 350, geleceğini, İ.Ü. İsletme Fakültesi’nde arayan... Rivayet odur ki günümüz CEO’ları bile kazanamaz o kadar parayı, o zaman onlara vaat edilen... Bu ortak paydada çalışmaya başladı en büyük ortak bölen... Asal sayı istiridyeleri, marjinaldir ya bunlar, attı kumluğun en sağ ya da en sol yanına, kalanları da topladı küme küme bir araya... Her bir kümeye özel bıyık, özel kabuk verdi ki düzenli yayılsınlar tarlaya, hem kolaylık olur gerekirse bir bir toplamaya...

Aramaya başladı kendi cam fanusunda, kendini, bizim yeşil gözlü istiridye, acaba ben hangi kümedeyim diye... Aramaya başladı bir yandan amfide ilim, irfan, bir yandan kantinde dal gibi bir endam, bir fidan, ama olmalı mutlaka ortak bir slogan... İşte böyle başladı fakültede yaşam... Deyip sözü verdi, deniztarağı, yeniden istiridyeye...

Kartlarında, kapılarında Arş.Grv., Ass.Dr, Doç.Dr., Prof.Dr. yazılı hocalar, bana bir kelime öğretenler, dillerine, akıllarına sağlık başladılar anlatmaya işletmeci olmak için ne gerek?..

Fayda/maliyet analizi, arz/talep dengesi, yoktur tabutun talep elastikiyeti, peki nedir tabutların aritmetik boy ortalaması ve de medyanı?...çizdik T cetveli, yazdık stoğa aldığımız patiskaları sola, verdiğimizi sağa, yamukluk yaparsan hemen gelir hesap uzmanı dükkana, sonra da yapışır yakana, B.K. veya V.U.K Md. bilmem kaçla...Senetleri pullamayı unutma, sanma onları nakit para, gerektiğinde başvurmalısın nakit akıma...yıl sonu geldiğinde cümle hesabi cem et, zarb et, tarh et, elde kalana da kâr deyip, bilançoyu efkar-ı umumiye ilan et.

Unutmayın bunları yapmak için akıllı uslu adamlar gerek, söyleyin personele bize maksimum verimlilik gerek, yılsonunda da performanslarını ölçmek gerek... Olmuyor bu işler lafla, bize ucuz fonlar verecek peynir ekmek gemisi gerek... Kredileri dört döndürmek gerek... zamanında gelmezse hammadde, işçiler koymasınlar ellerini beline, çözüm üretmek gerek...üretilirse 4 birim yerine 5 birim, sevinmek mi, şüphelenmek mi gerek?...ürettiler mi dikdörtgen prizmayı, yamuluyor mu, tabanı oturuyor mu kontrol gerek?...pazarda diğer prizmaların boyunun ölçüsünü almak gerek...var mı daha civelek?...varsa tedbir gerek, fon gerek, bunun için kârdan mı tırtıklamak, fiyata mı bindirmek gerek...başım döndü dememek için bunların hepsini, doğru sevk, idare, koordine ve denetim gerek... bunları doğru bilip, dönem sonlarında doğru yazmanız gerek...dedi hocalar, başımızın etini yiyip...

Tamam, anladık, bunların hepsini öğrenmek gerek de dışarıda da, neler olup bittiğine bakmak gerek... Etrafta dolanırken köşe taşlarını kontrol gerek, yeni türedi deniz canlılarından Faşolar, Akıncılar hem onları hem de bizi avlayan Frukolara yem olmamak gerek... dedi yeşil gözlü istiridye ve devamla;

Üniversitenin duvarlarıydı bize gündem bildiren, ana bina yemekhane koridorunun duvarlarıydı entellektüel dünyamızı zenginleştiren.... Çınaraltı, Hasıraltı, Şark Kahvesi, Yenikapı Sahillerindeki kahveler, sivil polisler, Refik Durbaş, Necati Tosuner ve diğerleri, kahve dünyamızı zenginleştiren, bilgi dağarcığımızı genişleten... Lâleli’de Goralı, Lâleli Turşucusu, Süleymaniye’de kemer altındaki kebapçı, Süleymaniye Camii yanındaki meşhur kuru fasulyeci, çeşitlendirirdi üç kuruş harçlıkla katıklarımızı... Meğer ki, yoksa bir yürüyüş ya da aniden değişen yeni bir gündem...

Eğer değişmişse gündem, duvarlara işlerdi bunu, bendeniz, çizer, boyar, yazar istiridye, bir elinde fırça bir elinde boya... Ertesi gün, sıra sıra saflarda, haykırırdık billur bir su gibi safça... Tüm istiridyelerin, esenliği, dirlik ve düzeni, daha iyi bir geleceği için... Bu nedenle derin mi derin sulara daldık kulaçlarca, literatürde okunması gerek ağırlıklarla... O zaman gördük ki "onlar korkak, cesur, cahil, hâkim ama bir o kadar da çocuktular "...ve

O zaman gördük yiğitliği, o zaman gördük dostluğu, o zaman gördük dostunu satanı, o zaman gördük ihaneti, o zaman gördük insan olanı, o zaman gördük insanı insan yapan değerleri, inancı için toprağa yatanı, iste tam o zaman da " e, ask olsun be yiğit kadın, e ask olsun sana, nasıl da durdun yere düşmüş yarin yanağının yanında, dimdik ayakta " deyip aşık olduk...siyah derin gözlü bir deniz kızına!..."ufka" baka, baka....

Budur benim sizlerle, sizlere, hikâyem... Çarşamba’da, Arnavutköy'de, Rumeli Hisari'nda, Şehremini'nde, Fındıkzade'deki evlerde yaptığımız yemekler, ders notları, kâğıt, kalem ve çay ile sabahladığımız geceler, Çürük Elma, kaçmaktan kovalamaya vakit bulamadığım, bir kere de derin bir çukura düştüğüm çevresindeki sokaklarla TMGT, cumartesi günleri kendime, kendine özel, kuzu böbreği ile bir kadeh şarapla Asmalımescit'te Refik, tutuklanmaya bir potin bağı kadar yakın Heybeliada, bavul raflarında uyuduğumuz trenler, sırtımda taşıdığım yaralı melekler, yaralı yiğitler, her boş bulduğum duvarda yaptığım kalpaklı Gazi Mustafa Kemal'imin gözlerine ve sözlerine canlarını veren, can verenler, onlar ki anılarımdan hiç silinmeyen izler...

Diye bitirirken yeşil gözlü istiridye dedi... bana selam verenler, bana el uzatanlar, bana yol gösterenler, yol arkadaşım olanlar, yoldaşım olanlar, bana bildiklerini öğretenler, beni okuldan atılmaktan kurtaranlar, benimle sevinip benimle tasalananlar, üzdüklerim, kalbini kırdıklarım, istiridyenin ve istiridyelerin bu renk ahenk dünyasında biliniz ki anılarımda yalnız sizlere yer var, bir kucak dolusu begonville, sizlere bin sevgi, bin selam...



V. Burgaz Adası

Sordum tüm istiridyelere, pinalara, deniztaraklarına, denizminarelerine;  Su üstündeki yansımalar mı, yakamozlar mı, gökteki yıldızlar mı gerçek? Gökyüzü nerede bitiyor? Gördüğümün ne kadarı rüya ne kadarı gerçek? Dediler bu bizim için ağır bir soru, yanıtlar bunu Zeus, Büyük Tanrı... Zeus dedi...deniz oradaydı, güneş de, yıldızlar da... ben sadece fazlalıkları çıkardım; geriye kaldı, huzur dolu, sakin bir ada... Büyük İskender’in generali Demetrios'un babası Antigone, adını verdim bu adaya, sonra Yunanca kale/burç anlamında Pygros, Burgaz olarak başladı anılmaya...

70'li yılların sonlarında düştüm, Pita, Kaşık Adasına, dedi yeşil gözlü istiridye. Ama anılarım Pita'nin karşısında Burgaz'da...

İlk yıllarım, Kınalıada'ya bakan, Aya Nikola derler yöresinde geçti Burgaz'in. Güneşin, gün batımında, gün yorgunluğunu giderdiği, rakı ve şarapla kutsandığı, ışıkla yüzdüğünüz, ışığa yüzdüğünüz, ışıkta yüzdüğümüz yerdir burası... burada öğrenirsininiz renklerin ahengini, zamanın anlamsızlığını... burada üflenirsiniz yaşamın dışına, ışığa varmaya... o nedenle, adı verilmiş bu koyda “Marta Koyu’nda”, burada saf tutmuştur, çevrecilerin "bakire rahibesi", istiridyelerin kutsal anası, ışığa yürümüş, toprağı bol olsun, Kıptî güzeli, komşum,  Madam Marta... o nedenle, burada saf tutmuştur, midyelerin ustası, midyeler üzerine doktoralı, Proser'in de ustası, sevgili Fatma Erdinç’in ve benim, yüreği pırıl pırıl, ışığa yürümüş, toprağı bol olsun, Vartan Abi... o nedenle, burada saf tutmuştur, pavuryaların süvarisi, sırtlarına beraber bindiğimiz, Matbaacı Çetin Abi... o nedenle, burada saf tutmuştur, oltasını bir gaucho'nun ([5]) kemendi gibi kullanan, kağıt kaplama sanatkârı, dostum Haşmet, namı diğer Carlo ve eşi Anna... aşkları, burada ışığa düştü Burgaz’ın hayvan hakları savunucusu Rabia hanım ile tiyatrocu Özkan abinin... burada suya attı, Burgazlı olarak vaftiz etmek için kendini, büyük oğlum, bir buçuk yaş istiridye, ışıklar içinde daldı derinlere... burada komşum oldu Miftah Albay, eşi Nurcan, zarif kızı Merve ve oğlu Emir ile... burada tanıştım çay bahçesini işleten,  koca katili yenge, bakkal Sait, faytoncu Cemal ile... burada Aya Nikola'da en güzel köşk, Köksal Bey'in köşkünün eklentisindeki evde başladı "kör kurşunlardan kaçak"  otuz iki yıldır süren hikaye...

Sonra, bir dönem çıktık iskeleden, fırına, oradan pazarın kurulduğu meydana, hemen çıkın yukarıya bayıra, sol yukarınızda Avusturya Kilisesi,  aşağıya doğru uzanan yamaçların altında da ayni kilisenin tarım yapılan bahçeleri, adanın Çam Mevkii derler yaylalarına... burada verdik balıkları, etleri mangallara, mehtabın koynunda, lodosun kıskanç, hiddetli okşamalarında altımızda yerleşik Burgaz, Kaşık, Heybeli, Dragos... her yaz başı "iyi yazlarımız olsun"  demeyi unutmayan rahmetli Neriman Hanım, ağabeyi, o da rahmetli, set altı komsum, saka Muhittin, oğlumun arkadaşı Kosta'lar ile deli fişek Rita'lar da burada mekan tutmakta. Eğer izleri bilirsen, buradan kestirme çıkılır Alman Kitapevi sahibinin ormandaki köşkünün önünden geçerek adanın en yüksek tepesine, Hristos Manastırı ve Rum Mezarlığının bulunduğu yere, manastırın ve mezarlığın alevi bakıcısı Gülay’ın çayını içmeye...
Yine indik çayıra, önce iskelenin tam karşısı Ada’nın simgesi Burgaz Palas’ın çatısına, sonra yine portakal, limon, yasemin, begonvil kokularının, sarhoşlara kıskanç sarhoşluğunda, sera iklimli Kış Bahçeleri’ne... Kapi açık komşularım, tasada ve sevinçte, onur dolu dostluklarını paylaştığım Ayhan ile Sevil, Izak ile Sibel, Vitali ile Çela, Metin ile Ela ve Antuan ile Hilda, Cavit ile Gülçin, Yako ile Beki, onlar ve tanıdığım diğerleri tutukladılar beni bu efsunlu adaya... el ele, evden eve çocuklarımızı büyütmeye, onlarla hep beraber gururlanmaya, aşkların en güzelini, en şahenesini yaşamaya, motorlarda hastahanelere koşturmaya, cenazelerimizi paylaşmaya...

Ben şimdi, kadim dostlarım ve kardeşlerim istiridyeleri gözlediğim... sabahları, ya akşam mahmurluğu ile gerilmiş ışıklarını güne yayan, ya da akşamın kızgınlığı ile Pendik, Tuzla, Heybeli tepelerini alev alev yakan güneşle selamlaştığım... her gece mehtaba çıkan Heybeli'ye komşu, gururlu martılara yuva, Indos'taki, evimde, dünyaya yeni gelen bebeklere hoş geldin demeye, güzel günlere, umuda, gelecekte, hayati paylaştığımın beyaz saçlarını örmeye, penceremden kadim dostlarımla, elbet bir gün, vedalaşarak umarım ışığa yürümeye yattım... bana renk ahengi öğreten yakın ada, uzak ada, Burgazada'da...sanki yeniden doğuyorum Topkapı’da...yoksa burası Topkapı mı da?...

Doğumu ada Rumlar, hala gelip adayı koklayan, 39 Erzincan deprem göçmenleri Erzincanlı aleviler, Hitler kaçağı Alman ve Avusturyalılar, 73'lu sevgili Robert Schild'in renginde Yahudi, Agop Can’ın renginde Ermeni istiridyelerimiz... hepsinin doğumu ada küçük istiridyelerimiz, evden eve elden ele büyüyen, bir birbirimize emanet ettiğimiz... biri de doğumuna çeyrek kala ada motorlarında, anasının kabuklarının içinde iyot koklayan, küçük oğlum istiridye... adada beraber top oynamış, beraber balık tutmuş, beraber kavga etmiş, Hristos'ta ilk sarhoşluğu beraber denemiş,  çok renkli ahenkli istiridyeler, adanın sutopu takımlarında yüreğinin üstünde takımını ve vatanını onurla taşıyan her renkten delikanlı istiridyeler, Kriton, Nusret, Galyo, Yako, Orhan, Ümit,  Ömer,  Mikael, Ata, Sevan, Gigi, Gino, Cristian ve diğerleri... ada çocuklarının sevgilisi olmuş rahmetli faytoncular, Apo ve Veli Dayı... vaftizinde onur konuğu olduğum, ben, cici dedesinin torunu Mane, büyük depremde beraber sokakta yattıklarım, adadaki yangınlara beraber koştuğum, daha gecen yıl Sait Faik ile arkadaş, toprağı bol olsun, balıkçı Kosta'nın cenazesinde, kilisede her dinden saf tuttuklarım, manav Taner abim, çöpçü Aziz, hamal Deniz... adanın olmazsa olmazı, yönetim kurullarında görev almaktan onur duyduğum adanın ana okulu, baba gururu, küçük istiridyelerimizin eğitim yatağı, Adalar Su Sporları Kulübü ve görev yaptığım dönemlerdeki kurul arkadaşlarım ile üyeleri... begonviller, mimozalar, ıhlamur ağaçları, çamlar, palmiyeler biliniz ki anılarımın rengi, ahengi bunlardır, anılarımı renklendiren, ahenk veren bunlardır, yeşil gözlü istiridyenin ve istiridyelerin renk ahenk dünyasında yalnız sizlere yer var, sizlere bin sevgi, bin selâm, beni adaya düşürene, düşürenlere bin şükran, bin minnet...
---------------------------------------------------------------------------------------
… deyip de yazmışım yirmi beş eylülden, on dokuz ekim iki bin ona kadar…



VI. Son Yıllar

“Yakın dostum, bilge deniz minaresini, Kaşığın ucunda bulamadığım için, Çamakya sahilinden Aya Nikola’ya doğru, onu bulmak umuduyla ığrıp çekip giderken, sol omzumun üstünden Şemsin sesini ve dilini Aya Nikola’nın sırtlarında hissettim. Aynı anda gördüğüm kıyıya uzanmış deniz minaresi de bir Aya Nikola’ya, bir Kalpazankaya’ya akan Çamakya kıyılarına bakarken, bana dedi…   sesi dinle… ses…  Ben, / güneşe tapan, güneşin kulu, / Abdülşems, / haftanın güneşe adadığımız bugününde / güneşin kız kardeşi, dünyada / ararken bir yer, / kutsal bir mekânın sessizliğinde ve dinginliğinde / etmek için dualarımı, / sunmak için şükranlarımı, / arındırmak için ruhumu, /bu adaya geldim. / Neresidir burası? …derken, Şemsin dilinin sesi, Abdülşemsin duasında Aya Nikola’nın sırtlarını aydınlattığında kendime gelip uyandım düştüm korkusu ile gerçeği bir rüyamdan… ve 

Dostça tokalaşıp, sevgi ve saygıyla sarılırken yüreklerimiz birden, nasıl oldu der gibi, ellerimizden kayan, bir elin şaşkınlığında, sevincimize karışırken gözyaşlarımız, bir idi iki oldu ailemiz… ve yârin, sevgili yanağından, arkadaş yanağından, beni koruyan kollayan yanağından gayri, bir de iki bin on iki yılı eylül ayının yirmi altıncı günü, canına can bağı verdiğim, kadim dostum Dersâdet’in gagasında getirdiği pembe bir zembil ve pembe bir kart ile mini minnacık bir sevgili daha uzattı yanağını sevinçle ıslanmış yanaklarıma… darısı uzak diyarlardan gelecek haberlerle yarınlara… ve ışığa yürüyen anam yanına aldı mı o çiçek buketini acaba?

Şimdi ben, bu akşam, bir yudum şarap yine alaz alaz akarken damarlarıma, dua edeceğim kendi inancımda, beni, bu günlere getiren her günün satırına ve satır aralarına, sonra da teslim edeceğim bu satırları, beni ben yapanlara, bana selam verenlere, bana el uzatanlara, bana yol gösterenlere, yol arkadaşım olanlara, yoldaşım olanlara, bana bildiklerini öğretenlere, benimle sevinip benimle tasalananlara, arkadaşlarıma, üzdüklerime, kalbini kırdıklarıma, elbette kök aileme, eş aileme, sevgili yoldaşım eşime, oğullarıma, gelin kızlarıma, torun ve olası torunlarıma,  şükranla…
-------------------------------
23 Ocak 2016, İstanbul

  

 






















[1] Eminönü’nde İTO’nun arkasındaki yörenin adıdır.

[2] Parasız Yatılı
[3] Bozdoğan Kemeri
[4] Aborjin kültüründe yağmur tanrısı.

[5] Arjantin’de sığır çobanlarına verilen sıfat.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder